9 Ağustos 2015 Pazar

Ordunun Duası - M.Akif ERSOY

Yılmam ölümden, yaradan, askerim
Orduma 'Gazi' dedi Peygamber'im
Bir dileğim var ölürüm isterim
Yurduma tek düşman ayak basmasın

Amin desin hep birden yiğitler
Allahu ekber gökten şehitler
Amin! Amin! Allahu ekber

Türk eriyiz silsilemiz kahraman
Müslümanız Hakk'a tapan müslüman
Putları Allah tanıyanlar, aman
Mescidimin boynuna çan asmasın

Amin desin hep birden yiğitler
Allahu ekber gökten şehitler
Amin! Amin! Allahu ekber

Millet için etti mi ordum sefer
Kükremiş arslan kesilir her nefer
Döktüğü kandan göğe vursun zafer
Toprağa bir damlası boşa akmasın

Amin desin hep birden yiğitler
Allahu ekber gökten şehitler
Amin! Amin! Allahu ekber

Ey ulu Peygamberimiz nerdesin
Dinle minaremde öten gür sesin
Gel! Bana yar ol ki cihan titresin
Kimse dönüp süngüme yan bakmasın

Amin desin hep birden yiğitler
Allahu ekber gökten şehitler
Amin! Amin! Allahu ekber
 
Mehmet Akif Ersoy

Read more »

15 Temmuz 2015 Çarşamba

İhlas Süresi Ve Okumanın Faziletleri

İhlas Sûresi 4 ayettir. İndirildiği yer Mekke şehridir. Kur’an-ı Kerim’de 30. cüzde bulunmaktadır. İhlâs Sûresi Mekke’de 22. sırada inmiştir. Sûre sadece Allah’ın sıfatlarından bahsettiği için O’na tahsis edilmiş olarak algılanmış ve Sûreye “Allah’ın birliğini halis kılmak” anlamında İhlâs adı verilmiştir. İslâm’ın tevhid akîdesinin en özlü ve anlamlı ifadesidir. 

İhlas’ın sözlükte hls fiil kökünden türemekte ve ayrışmak, katıksız dupduru olmak, arınmak anlamına gelmektedir. İhlas bulaşan bir şeyden kendini kurtarmak, arındırmak anlamına gelirken diğer bir anlamı da özüne dönmek, aslına kavuşmak olarak  açıklanabilir.
İhlasın dini anlamı ise, Allah’a tam anlamıyla bağlı olarak ibadetleri yerine getirmek, şirkten uzak bir şekilde Allah’a teslim olmak anlamındadır. İhlas, kulun Cenabı Hakkın yasakladığı her şeye nefsini kapatmasıdır. İhlas, insanın doğruyu aramasıdır. Allah’a koşmasıdır. Hidayet yolunda şeytanın bütün oyunlarına karşı sebatla yürümesidir. Esas itibari ile ihlas, ibadeti riyadan temizlemek ve yalnızca Allah için ibadet etmektir. Allah’ın arkamızda güçlü bir kuvvet olmasını istiyor isek, ihlas ile ona iltica etmektir. İhlas doğumdan hesap gününe kadar geçen yolculukta öyle bir şefaatçi ve yardımcı olacak ki, peygamberimizin şefaati bile buna bağlıdır. Eğer ihlas yok ise bu yolculuğun sonu kesinlikle azaptır. Peygamber efendimiz bile: Gerektiği gibi ibadet edemedim” buyurmuşlardır.
 
İnsanoğlunun yaradılış amacı imtihandır şüphesiz. Bir insan imtihanda olduğu ve sonunda yevmüddin de hesaba çekileceğini asla unutmamalıdır. Yüce Mevlamız Keyf suresi 110. ayetinde “Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, Salih amel işlesin ve yapmış olduğu ibadette hiç kimseyi Rabbine ortak koşmasın” buyurarak, İbadetlerini ihlasla yerine getiren bir kulun kurtuluşa ereceğini müjdelemektedir.
Efendimiz aleyhis selatü ve’s selam bir hadisi şerifinde: “Her zaman amelleriniz de ihlası gözetin. Zira Allah sadece amelin halis olanını kabul eder.” buyurmaktadır.
İmam Gazali ihlası, riyasız bir amel ve Allah’a şirk koşmamak olarak tanımlamaktadır.
İsmail Ankaravi “Hakikat şu ki, İhlas yalnız ve yalnız Allah için ve O’nun rızasını kazanma yolunda yapılan ibadetle kazanılır” buyurarak ihlasın önemini açıklamaktadır.
Kuşeyri, İbadeti gösterişten ve birilerinin övgüsünü almaya çalışmaktan kurtarıp, sadece ve sadece Allah’a yaklaşmak amacıyla yapmak olarak açıklamıştır.
Cüneyd bağdadi ise,”İhlas Allah ile kul arasında bir sırdır. melek onu bilmez ki sevap yazsın. Şeytan ona muttali olamaz ki ifsad etsin. Heva ve heves onu fark edemez ki kendisine meylettirsin.” diyerek, ihlasın önemine vurgu yapmıştır.
Sonuç olarak ihlas, insanın kalben ve bedenen ibadet ve amellerinde, nefsine pay çıkarmaması ve doğrudan Allah’a yönelmesidir. İhlas, katışıksız, doğru, samimi ve dupduru olma ve kalbi kirletecek bütün şeylere kapalı olarak yaşama halidir. Tam bir bağlılıkla Allah’a kullukta bulunmaktır. İhlasın sırrından dolayı inananlar birçok kez çok az sayıda inananlardan oluşan orduyla koskoca orduları yenmiştir. İslam tarihinde bunun örnekleri çoktur.
İhlas Sûresi Duasının Arapça Okunuşu:ihlas-suresi
İhlas Sûresi Duasının Latince Okunuşu:
Bismillâhirrahmânirrahîm

Kul hüvallâhü ehad.
Allâhüssamed.
Lem yelid ve lem yûled.
Ve lem yeküllehû küfüven ehad.
İhlas Sûresi Duasının Latince Okunuşunu sadece ezber için yayınladık fakat altını çizerek uyarıyoruz!!!
Yeni yazı dediğimiz bugün kullanmakta olduğumuz latin harfleriyle Kur’an’ı doğru okumak mümkün değildir. Çünkü Kurân harflerinin birçoğunun karşılığı yeni yazıda mevcut değildir. Mesela: Zal, (üç noktalı) Se, Ha, Hı, Dât, Tı, Zı, Ayın, Hemze gibi harflerin ve uzatma işaretlerinin karşılıkları yoktur. Onun için her müslümanın Kurân’ı doğru okuyabilmesi için Kurân harfleriyle Kurân-ı Kerim okumasını öğrenmelidir. Kurân-ı Kerim okumanın çok büyük sevabı vardır. Bu ise ancak Kurân’ı, kendi harfleriyle öğrenip okumakla mümkün olacaktır.
İhlas Sûresi Duasının Meali
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla.
1. De ki: O, Allah birdir.
2. Allah sameddir.
3. O, doğurmamış ve doğmamıştır.
4. Onun hiçbir dengi yoktur.

İhlas Sûresi’nin Faziletleri Hakkında Rivayetler

Okuyanı kıyamet korkularından kabir karanlığından cehennem azabından korur ve kurtarır. Ölüm acısını hafifletir. Çok okuyan ALLAH dostlarından olur. Okuyan ALLAH’a sığınmış olur ve şirkten kurtulur. Şeytanı kaçırır. Kulunu ALLAH’a yaklaştırır. Mükafat ve sevap olarak iman eden kimsenin sevap ve mükafatı verilir ve 100 şehit sevabı lütfedilir.
İhlas sûresini okumanın fazileti çoktur. Bir kere okumak Kur’an-ı kerimin üçte birini okumak kadar; üç kere okumak ise, Kur’an-ı kerimin tamamını okumak kadar sevabdır. Bu sureyi okumak, günahların da affına sebep olur. Bir hadis-i şerif:
(Başkasının malını almaktan, zina, katillik ve içki gibi büyük günahlardan sakınmak şartıyla, İhlâs sûresini yüz defa okuyanın, elli yıllık [küçük] günahları affolur.) [Beyhekî]
Tabi burada unutmamamız gereken günahların affolmasının birçok şartı vardır, ilk şartı Ehl-i sünnet itikadında olmaktır.
(Kulhüvallahü ehad okuyan, Kur’an-ı kerimin üçte birini okumuş olur.) [Tirmizi]
(On kere İhlâs okuyana Cennette bir köşk verilir.) [İ. Ahmed]
(Yatarken yüz kere İhlâs okuyan Cennete girer.) [Tirmizi]
(Sabah namazından sonra 11 kere İhlâs okuyana, Cennette bir köşk verilir.) [Haraiti]
(Sabah namazından sonra 12 kere İhlâs okuyan, Kur’an-ı kerimi dört defa hatmetmiş gibi sevaba kavuşur.) [Bezzar]
(Sabah akşam üç kere İhlâs ve Muavvizeteyni okumak, bela ve sıkıntılardan korur.) [Tirmizi]
(Evine girerken İhlâs okuyan yoksulluk görmez.) [T.Kurtubi]
(İhlâs okuyan Müslümana Cennet vacib olur.) [Nesai]

(Bir kimse, sefere çıkarken 11 kere İhlâs okusa, Allahü teâlâ, seferden dönünceye kadar onun evini muhafaza eder.)
[İ. Neccar]
(Arefe günü, [Besmele ile] bin kere İhlâs okuyanın bütün günahları affolur ve her duası kabul olur.) [Ebu-ş-şeyh]

(Bin kere ihlâs okuyan kendini Allahü teâlâdan satın almış olur.)
[Râfi’î]

(Cuma namazından sonra, yedi kere İhlâs ve Muavvizeteyn okuyan, bir hafta kazadan, beladan ve kötü işlerden korunur.)
[İbni Sünni]

(Yatarken Fatiha ve İhlâs okuyan kimse, ölümden başka her şeyin zararından emin olur.)
[İbni Abdilber]

(Üç şey kendisinde bulunan, Cennete dilediği kapıdan girer: Kul hakkını ödeyen, her namazdan sonra 11 defa ihlâs sûresini okuyan, katilini affederek ölen.)
[Berika]
(Cana, mala, ırza dokunmayıp, içkiden de sakınarak, İhlâs sûresini yüz kere okuyan müslümanın elli yıllık günahı affolur.) [Beyheki]

(50 defa İhlâs sûresini okuyan müslümanın 50 yıllık günahı affolur.) [
Darimi]

(Yatarken Fatiha ve İhlâs okuyan, ölüm hariç her şeyden emin olur.)
[Bezzar]

(Cuma namazından sonra yedişer defa İhlâs, Felak ve Nas sûrelerini okuyanı, Allah bir sonraki cumaya kadar kötülüklerden korur.)
[İbni Sünni]
Resulullah efendimiz, bir yeri ağrıdığında Felak ve Nas sûresini okur, üzerine üfler ve ağrıyan yeri mesh ederdi. (Buhari)
(Elli defa “İhlas” sûresini okuyanın elli yıllık günahı affolur.) [Darimi]
Yasin-i şerifi okumak da çok sevaptır. Hadis-i şerifte, (Bir defa Yasin okuyan, on defa Kur’an-ı kerimi okumuş sevabına kavuşur) buyuruldu. (Tirmizi)
Not: Yukarıdaki hadis-i şerifler, şartsız bildirilmiştir. Şartsız bildirilen bir ibadetin kabul olması için bazı şartlar vardır:
1- Müslüman olmak,
2- İtikadı düzgün olmak, bid’at ehli olmamak,
3- Haramlardan, günahlardan kaçmak gerekir. Mesela namaz kılmamak büyük günahtır.

İhlas Sûresi’nin Faziletleri Hakkında Diğer Rivayetler

İhlas Suresini günde 10 defa okuyana ALLAH onun için Cennette bir ev yapar. 11 defa okuyana Cennette saray yapılır. 21 defa okuyana 2 saray 30 defa okuyana 3 saray yapılır.
İhlas Suresini sabah namazının ardından 11 defa okuyana günah bulaşmaz. Şeytandan korunur.
İhlas Suresini 12 defa okuyan kişi Kuran’ı 4 defa okumuş gibi olur. Yeryüzünün en üstün insanı olur.
İhlas Suresini her gün 50 defa okuyan kişinin 50 senelik günahı bağışlanır. Kıyamet günü kabrinden “Ey ALLAH’ı öven kimse kalk Cennete gir.” denilerek çağrılır.
İhlas Suresini 100 defa okuyanın günahları bağışlanır. Namazların ardından 100 defa okuyan Cehennem azabından kurtulur.
Hergün 200 defa İhlas Suresini okuyana ALLAH 1500 sevap yazar. 50 yıllık günahını bağışlar.(yeterki kul hakkı bulunmasın)
Yatarken sağ yanına uzanarak 3 defa İhlas Suresini okuyan Kıyamet günü ALLAH buyurur ki; Ey kulum sağ yandan Cennete gir.
Hergün 1000 defa İhlas suresini okuyan kendi nefsini ALLAH’dan satın almış olur. 100000 defa okuyan kendini ALLAH’dan satın almış olur. ALLAH tarafından bir melek göklerde ve yer yüzünde şöyle seslenir: Haberiniz olsun ki falan kişi ALLAH’ın azadlısıdır.
Hergün 1000 defa İhlas Suresini okuyan Cehennem azabından azad olur. Cuma günü cuma namazından sonra kalkmadan 7 şer defa İhlas Felak Nas Fatiha surelerini okuyan ikinci cumaya kadar ALLAH onu koruyup himayesine alır. Günahları bağışlanır.
İhlas Suresini çok okumayı adet edinen kişiye; ALLAH okuduğu günden kıyamet kopuncaya kadar kendi dostları için hazırladığı bütün hayırları dünya ve ahiret iyiliklerini okuyana verir. Ömrü uzar rızkı genişler tüm işlerinde ona yeterli olur kabir azabından kurtulur korku nedir bilmez. Kıyamet günü toplanılacak yere gideceği zaman beyaz inciden bir binit gelir ona biner ALLAH’ın huzurunda yerini alıncaya kadar hiç bir yerde durmaz. ALLAH ona Rahmet nazarı ile bakar. ALLAH okuyana bir kere mağfiret ettimi bir daha ona azab etmez. Rahmet her yandan onu kuşatır. Onu kendi himayesine alır. Cennet ile ikramda bulunur.
İhlas Suresini okuyan için surenin her harfine karşılık Cennette bir Hurma ağacı dikilir. Okuyana 1000 melek müvekkel kılınır. O melekler onun için saraylar yaparlar. Sarayların çevresine meyve ağaçları ve kokulu bitkiler dikerler.
İhlas Suresini okuyan için cennetlik olduğuna 70bin melek şahadette bulunur. Okuyana 70bin melek sevabı yazılır. ALLAH katında kurtuluş yolu bulan kulluk görevini yerine getiren oruç tutan zatlardan yazılır. Melekler o kulu süsleyip cennete götürürler. Cennete girince melekler onun derecelerine bakıp onun için hazırlanmış sarayları görünce hayrete düşerler.
İhlas Suresini günde 20 defa okuyana 70bin şehit sevabı verilir. Kendisi malı mülkü çocukları mübarek kılınır. 30 defa okuyan Resulullah Efendimize S.A.V. komşu olur. 50 defa okuyanın 50 yıllık günahı bağışlanır. 100 defa okuyana 100 yıllık ibadet sevabı yazılır. 200 defa okuyan 100 köle azad etmiş gibi olur. 400 defa okuyana 400 şehit sevabı verilir. 500 defa okuyan kişinin hem kendisi hemde ailesini ALLAH mağfiretine eriştirir. 1000defa okuyan kişi ALLAH’a olan borcunu ödemiş ve Cehennemden azad edilmiş olur.
Sabah namazından sonra kalkmadan 100 defa İhlas Suresini okuyanın günahları bağışlanır. 1000 defa okuyan kişi Cennet ile müjdelenir. Okumaya devam eden kişiye Tevhid Sancağı verilir. Duaları makbul olur. Gece ve gündüz 10 defa okuyan ALLAH’ın rızasına hak kazanır. Peygamberlerle bulunur. Şeytandan da korunmuş olur. Eve geldiğinde kişi Fatiha ile 3 İhlas okursa evde bereket ve hayır artar. Fakirlik ortadan kalkar. Komşularınada hayır ve bereketten verir. İhlas Suresini günde 1000 defa okuyana 70 kişiye şefaat etme imkanı verilir.
Yolculuğa çıkarken 11 defa İhlas okuyanı ALLAH onu evine dönünceye kadar korur.
İhlas Suresini 100 defa okuyana ALLAH her harf başına 10 sevap yazar. Onun 10 günahını siler. Derecesini 10 arttırır. Cennette onun için 100 saray yapar. Kuran’ı 33 defa okumuş gibi olur. Şirkten kurtulur. Meleklerin hazır olmasını sağlar şeytanı kaçırır. Azapdan kurtulur.
Akşam namazının sünnetinde; birinci rekatta Fatiha ile Kafirun ikinci rekatta Fatiha ile İhlas Suresini okur. Namaz bitince kalkmadan 30 defa İhlas Suresini okursa ALLAH O kuluna Cennette altından saraylar yapar. Ailesine ve komşularına hayır ve iyiliği dokunur.
Yatsı namazından sonra 2 rekat namaz kılar ve her rekatta Fatiha ile 20 İhlas okursa ALLAH onun için Cennette 2 saray yapar.
4 rekatta Fatiha dan sonra 50 İhlas Suresi; toplam 4 rekatta 4 Fatiha ve 200 İhlas Suresi okursa 100 senelik günahları bağışlanır.
12bin defa İhlas Suresini okuyanın günahlarını ALLAH bağışlar.
Pazar günü güneş doğarken 10 ihlas okuyup isteğini ALLAH’a dua ederek dile getirenin duası kabul olur.
Beladan kurtulmak veya bir isteğin gerçekleşmesi için; akşam ile yatsı arası 1000 İhlas okuyup dua eden o beladan kurtulur isteği gerçekleşir.
İhlas ve Kafirun surelerini çok okuyan küfürden kurtulur. İmanlı olur. Cehennemden kurtulma beratına erişir. ALLAH’a yakınlaşır.
İhlas Suresi ile Fatiha Suresini çok okuyandan ALLAH fakirliği giderir. Evin bereketi ve hayrı çoğalır.

Read more »

5 Kasım 2012 Pazartesi

Stres ve Çaresi

İNSANA VERİLEN VÜCUD KOMPLEKSİ
İnsanı konu alan birçok ilim dalı göstermiştir ki, insanoğlu et ve kemik yığınından ibaret bir varlık değildir. İnsanın fizikî yapısı içinde, deyim yerindeyse, ondan daha kompleks ve daha mükemmel bir ruh ve hisler dünyası vardır. Daha açık bir deyimle, insanın vücudu "RUH" denen varlığın sarayı hükmündedir. Gözler vücut sarayında açılmış iki penceredir ki, ruh bu âlemi bu iki pencereden seyrediyor.

Dikkat edilirse, bir dış etken karşısında ruh ve bedende meydana gelen durumlar birbirinden kopuk değildir. Bazı hastalıkların sebeplerinin ruhî olduğu gerçeği gözönüne alınırsa, ruh ile bedenin insanı bir bütün olarak ortaya koyduğu anlaşılacaktır.

Elbette ki, Allah tarafından insana verilen sevgi, saygı, heyecan, keder, korku ve hayal gibi cihazları işletmeden yaşamak mümkün değildir. Şu farkla ki, hamuru kötü yoğrulmuş bir insan, başka bir deyimle, kötü şartlarda yetişmiş olan bir insan, bu duygulan kötüye kullanacaktır. İyi niyetli bir ilim adamının enerji imali için yaptığı bir nükleer reaktörü, kötü niyetli bir politikacının bomba imalinde kullanması gibi.

Korku hissi, hayatımızı koruyabilmemiz için, Allah tarafından vücudumuza takılan manevî bir cihazdır. Ama her şeyden ve herkesten korktuğumuz zaman ve kendi kendimize hayalî tehlikeler ürettiğimiz takdirde, korku hayatımızı azaba çeviren bir his olur. Stres de vücudumuza takılan bir cihazdır. Stres nedir, onu kısaca tanımlayalım:

STRES, HEP OLUMSUZ MU?

Stres, dıştan gelen bir saldırı, bir baskı karşısında insanda oluşan bir gerilim, bir şiddet, yahut normalin dışına çıkma halidir. Stres, vücudumuzun ruhî ve bedenî olarak dış tesirlere karşı gösterdiği bir reaksiyondur. Bu itibarla stres, müsbet yönde kullanıldığı zaman çok lüzumlu ve hayatî bir özelliğimizdir. Tıpkı korku, tıpkı hayal, tıpkı akıl ve düşünce gibi...

Tam hedeften vurmak isteyen bir nişancının, okunu yaya yerleştirip kirişi iyice germesi gerektiği gibi, zor ve mühim bir işi başarmak isteyen gaye sahibi bir insanın da, tüm fiziksel ve zihinsel gücünü o iş için ve o gaye üzerinde yoğunlaştırması icap eder. İşte bu yoğunlaştırma işi bir gerilimdir, bir strestir.

Koşu çizgisinde bekleyen yarışçı, yeni bir cihazın projesini çizmeye çalışan mühendis, güzel bir perspektifi yakalayıp resmetmeye çalışan ressam, yarın gireceği sınavdan iyi not almak için, kitabın başında oturan öğrenci ve benzerleri hep gerilim içindedirler. Buna pozitif gerilim, ya da müsbet stres diyebiliriz. Suikast ve ihanet için pusuya yatmış adam, kumar masasında sabahlayan oyuncu, stok ettiği mallara zam gelmesini bekleyen karaborsacı ve bunlara benzeyen insanlar da gerilim içindedirler. Ancak bunların hali bir negatif gerilimdir. Olumsuz bir stres halidir.

Bütün bu gerilimlerin ötesinde bir metafizik ve ruhî gerilim daha vardır ki, her hakikat yolcusu ve her hizmet eri, böyle bir gerilime her zaman muhtaçtır. Mesela, dünyanın cezbedici ve nefsi okşayıcı gayr-i meşru eğlenceleri karşısında bulunan bir insan düşünün, onu cehennemlik yapacak bir günahla aralarında kıl payı kalmışken, şeytanı ve nefsiyle mücadele eden, galip gelmek için de ölümü ve hesap gününü düşünen, böyle bir insanın içinde bulunduğu stres hali elbette ki faydalıdır.

Bunlar stresin olumlu ve faydalı yönleri. Fakat bizi asıl düşündüren ve 20. yüzyılın insanını telaşlandıran husus, stresin olumsuz yönüdür. İsterseniz siz buna depresyon, ya da ruhî çöküntü de diyebilirsiniz, işte insanlığı tehdit eden asıl hastalık hali bu strestir.

Bu olumsuz stres, sahibini kısır bir döngü içinde hapseder. Bu duruma düşen bir insan için, tüm yollar kapalı görünür. Streste olan bir insan artık ümitlerini kaybetmiştir. Önceleri meyhane, kumarhane veya eğlence yerlerine gider. Buraları kaçış sığınağı olarak kullanır ve dertlerini unutmaya çalışır. Allah'ın bir nimeti olan akıl, bellek ve hayal artık onun için birer tazip ve işkence aletidir. Düşünmemek için sarhoş olur.

ÇARESİ

Ne var ki, tam aksine insanın çözüm bekleyen problemleri her gün biraz daha büyür ve sonunda stresten kurtulmanın bir yolunun olmadığını zanneder.

Oysa insanı bu kötü durumdan kurtarmanın yolu vardır. Öncelikle şunu açıkça söylemeliyiz ki, ruhen en dengeli olan insanlar, imanı en mükemmel olan insanlardır. Çünkü "iman insanı insan eder. Hatta insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir." (B.S.N.)

Denebilir ki, bir insan İslâm dinini hayatına ne derece tatbik ediyorsa, o derece iyi bir ruh ve beden yapısına sahiptir. Çünkü gerçek bir mü'min ulvî hedefler peşindedir. Başkasını rahatsız etmek şöyle dursun, Allah rızası için etrafındaki insanlara bir iyilik meleği olur. En az kendi nefsi kadar mü'min kardeşini de düşünür. Mü'min sefahete ve geçici eğlencelere talip değildir. Bütün duygularını helal dairesinde kullanmaya çalışır. Çünkü o bilir ki "helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye lüzum yoktur." Kısaca mü'min dünyayı bir lezzet ve mükâfat yeri olarak görmez. Ona göre dünya, ebedî âlem için, yol üstünde kurulmuş bir han ve bir bekleme salonudur.

İşte böyle bir insan dünyanın en mutlu insanıdır. İçi huzur doludur, yüzü daima güler, asrımızın hastalığı olan stres ona yanaşamaz. Çünkü o engin bir tevekkül içindedir. Durum ne kadar ağır olursa olsun, mü'min dinin yanındadır. İnancına ters düşen arzularını yenmiştir. Sosyal çevrenin dine aykırı baskısı bile onu fazla etkilemez. İçten veya dıştan gelebilecek bir baskıya maruz kalınca, mü'minin ilk başvuracağı silah sabırdır (Bakara, 2/155-6). Sabır bir irade ve bir iman işidir. İnsanın başına arzu etmediği bir hâl gelince, o hâdisenin yapacağı ruh çöküntüsünü engelleyecek bir tek silah vardır, o da Allah'a teslimiyet ve sabırdır. Bunun da kaynağı hakiki bir imandır.

STRESİN TEMELİNDE YATAN GERÇEK

Ancak imanın, stres üzerindeki bu olumlu etkisinin nereden kaynaklandığını görmek için stresin temelinde yatan duyguyu görmek gerekir. Esasen stresin temelinde yatan endişe, yok olma korkusudur. Deyim yerindeyse stres, ruhu kurtarma operasyonudur. Ama bazen bu iş yanlış yapılır. Hasılı, yok olma endişesi, yani ölüm, stresin en önemli bir sebebidir. Birkaç dakika sonra bıçak altına yatacak olan bir koyuna, bir tutam ot verildiği zaman onu afiyetle yer. Oysa insan böyle midir? İdam sehpasına gidecek olan bir insanın önüne, dünyanın en lezzetli yemeklerini bile koysanız dönüp bakmayacaktır. Bu durumda olan bir insanın içinde fırtınalar kopar, bütün hayatı bir sinema şeridi gibi gözünün önünden geçer.

Stresin baş sebeplerinden olan ölüm korkusundan kurtulmak için, ilk olarak iki yol göze çarpar. Birisi ölüm fikrine alışmak, diğeri ise ölümü düşünmemektir. Bu iki yol da çok zordur. Çünkü ölüm fikrine alışmak herkes için kolay değildir. Ölümü hiç düşünmemek ise, insanı devekuşuna benzetir. Avcıyı görünce uçamaz, başını kuma sokar. Çünkü insan aklı hem geçmiş zamanın üzüntülerini, hem geleceğin korkularını, hem de şimdiki zamanın sorunlarını beraberinde taşıyan bir alettir.

Buna göre, "ben hiçbir şey düşünmeden yaşamak ve canımın istediği gibi her şeyi yaparak ömür sürmek istiyorum" diyen bir insan, boş bir iddiada bulunmuş olur.

ÖLÜM KORKUSUNDAN NASIL KURTULURUZ?

Peki insanı ölüm korkusundan ve dolayısıyla stresten kurtaracak nedir? İnsanı ölüm korkusundan kurtaracak, yahut ölüm korkusunu en aza indirecek yol, ölümün ebedî bir idam olmadığı yolundaki fikirdir. Buna kısaca ahiret inancı diyoruz. Ruhun ölümsüz olduğunu kabul eden bir insan mutlaka ölüm korkusunu en aza indirmiş, yani onu hafifletmiş olur. "Hafifletmiş olur" diyorum, çünkü, istisnalar hariç, ölüm korkusunu yok etmek oldukça iddialı bir olaydır.

Bir ilim adamı "ölüm, cümlenin sonuna konan bir noktadır" demiş. Bir diğer ilim adamı ilave etmiş, "bir farkla ki, cümleyi en güzel şekilde yazdığına inanan kimse dahi, elleri titremeden o noktayı koyamaz" demiştir.

Kur'ân, ölümün de hayat gibi yaratılmış olduğunu vurgulayarak, ölümün bir nimet olduğunu ifade eder (mülk 67/2). Çünkü ölüm hayatın sıkıntılarından bir kurtuluştur, bir terhistir, bir paydostur. Kur'ân'a göre ölüm bir bitişin, bir sona erişin ifadesi değildir. Aksine ölüm yeni bir hayata geçişin ilk basamağıdır. Tıpkı dünyaya gelmek gibi.

Ölüme bu manayı veren İslâm dini, insanlığın maddî, manevî mutluluğunun tecellisi ve sığınak kaynağıdır. İnsana sadece kabir kapısına kadar arkadaşlık edecek değerler, gerçek dost ve kurtarıcı değillerdir. Dünyanın yüzü devamlı öbür âleme dönük olduğu gibi, insan da yüzünü ebedî saadeti kazanmaya çevirmelidir.

M.Kazım Yılmaz 
Yeni Ümit Dergisi 1995
 

Read more »

İslâm’da Siyasi Yapı ve İki Siyasi Mezheb: Haricilik ve Şiilik

İslâm’da Siyasi Yapı ve İki Siyasi Mezheb: Haricilik ve Şiilik (4)
Şiîlik, siyasî, fakat bilâhare itikadı temellere oturmuş bir mezhebdir. Onu Ehl-i Sünnet'ten ayıran başlıca esas, "imamet" mes'elesidir. Bu da, Rasûlüllah'tan sonra, Hz. Ali ile başlayan 12 imamın ümmetin dinî ve siyâsî liderliğini üstlenmesi gerektiği, fakat, ümmetçe bu hakkın, bilhassa siyasî sahada kendilerinden esirgendiği iddiasına dayanmaktadır. Bu esas, 12 imamla sınırlı olduğundan, 12. İmam'dan sonra, onlarca gaybûbet-i kübrâ döneminde, Şiîlik'le Sünnîlik arasında siyasî noktada da bir görüş ayrılığı kalmamaktadır. Bu esasa bağlı olarak, Şiîliği Sünnîlikten ayıran bir diğer nokta, Sünnet'in sonraki nesillere nakli meselesidir. Şiîler, bunun da Ehl-i Beyt imamlarına ait olduğunu iddia etmekle birlikte, nasıl Sünnîlik'te 'senet', yani hadisleri 'nakil silsilesi' varsa, aynı şekilde Şiîlikte de 12 imam'ın sözleri yine 'nakil silsilesi'yle bize kadar gelmektedir. Bu durumda, yine ortada ciddî bir ayrılık yok demektir. İmamlardan nakilde bulunan şiî râvîler ölçüsünde olsun, Resûlüllah'ın Ashâbı'nın da âdil ve güvenilir kabûl edilmesi, bu mes'elenin çözülmesi için yeterlidir.
Bu iki esas dışında, Şiîlik'le Sünnîlik arasında fark yoktur: İki taraf da Allah'a Peygamberlere, Kur'ân'a ve diğer İlâhî kitablara, Ahiret Günü'ne, kaza ve kadere inanmakta, iki taraf da namaz, oruç, hacc, zekât gibi farzları farz, faiz, içki, kumar, zina.. gibi haramları haram kabûl etmektedir. Ayrıca Ehl-i Beyt sevgisi ve bağlılığı Ehl-i Sünnet'te esas olduğu gibi, Sünnî tarihte çoğu müctehid ve mehdî-misal zatlar da Ehl-i Beyt'ten gelmiştir. Şu kadar ki, Sünnîlik'teki Ehl-i Beyt sevgisi, Ashâb-ı Kiram'ın ve diğer büyük imamların sevilip sayılmasına mânî değildir. Bu sebeple, Ehl-i Beyt sevgisi ve bağlılığını kendilerine esas ittihaz etmiş bulunan Şiîler'le, İslâmî bünyenin ana unsurunu teşkil eden Sünnî dünyanın karşı karşıya gelmesinde hiç bir temel mazeret söz konusu olamaz. Ve, bu iki cemaatin, kendilerini istismarla parça parça yutmaya çalışan düşman bir küfür dünyası karşısında birleşip istismarcılara meydan vermemeleri, bugün her zamankinden daha elzemdir.

ŞİİLİK
Şiîlik, dünden bugüne İslâm'ın bünyesi içinde, tarihî hadiselerin ve devletler arası savaşların da beslemesiyle en mühim bir fırka olagelmiştir. İslâm tarihinde şüphesiz yalnızca Şiîlik-Sünnîlik ayırımı olmamıştır. Şiîliğin, itikadî sahada, İslâm toplumunun ana bünyesini oluşturan Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat'ten ayrı bir mezheb olmasının yanısıra, aynı sahada kazâ-kader, irade, büyük günah işleyenin durumu ve Allah'ın sıfatları gibi mevzûlarda Mutezile ve Cebriye gibi Ehl-i Sünnet dışı kalmış mezhebler de ortaya çıkmış, fakat hiç biri, ne Şiîlik gibi bugünlere kadar gelen bir devamlılık arzetmiş. ne de 'cemaat'ten kopuk ayrı bir bünye teşkil etmiştir. Şiîliğin, Resûlüllah'ın ve Ashâbı'nın yoluna (Sünnet) ters düşme ma'nâsında bid'i telâkkî edilmesinin dışında, cemâatten de ayrı görünmesi, onun Mu'tezile ve Cebriye gibi yalnızca itikadî değil, ayrıca ve aslı itibariyle siyasî bir mezheb olarak tarih sahnesine çıkması dolayısıyladır1.

ŞİÎLİĞİN İTİKADÎ MENŞEÎ
Şiîliğin tarihini itikadî menşeinden, itikadî temellerini de tarihinden ayırarak itikadî menşeini mütalâa edeceğiz.
Şiîlik bir bakıma dar ma'nâda Hz. Ali, geniş ma'nâda Ehl-i Beyt taraftarlığı olarak göründüğünden, mevzûyu ister istemez Hz. Ali ve Ehl-i Beyt-i Rasûl çevresinde işlemek durumundayız. Evet, Hz. Ali Efendimiz'in (r.a.) gerek iman, İslâm, ilim, şecâat ve sadr-ı İslâm'daki fedakârlık ve kahramanlığıyla şahsî kemalâtı, gerekse Ehl-i Beyt-i Nebevî'ye baba olma fonksiyonuyla İslâm bünyesinde sahip olduğu mevki, kimsenin inkâr edemeyeceği büyüklüktedir. Sahih rivayetlerde geldiği üzere, Hz. Hatice'den sonra İslâm'a ilk giren, en azından çocuklar içinde ilk müslüman olan Hz. Ali'dir2. Yine, Resûlüllah'la (s.a.v.) birlikte ilk defa namaz kılan Hz. Ali'dir3. Kitab'ı ve Sünnet'i bilme noktasında Ashâb'ın en önde geleni Hz. Ali'ydi Efendimiz (s.a.v.), kerîmeleri Hz. Fâtıma'yı (r.a.) ona tezvîcinde, "Kızım seni ümmetim içinde İslâm'a ilk giren, ilmi en çok olan ve en fazla bilim sahibi bulunanla everdim" buyurmuşlardı4. Hz. Ömer, ortaya çıkan fıkhî mes'elelerde çok zaman onun görüşüyle amel eder ve "Ali olmasa, Ömer helâk olmuştu; ey Ali, Allah beni senden sonraya bırakmasın; Allah beni, Ebû Tâlib'in oğlunun hazır bulunmadığı güç bir mes'eleyle karşı karşıya getirmesin" şeklinde Hz. Ali'nin ilmine olan saygısını ifade ederdi5.
Hz. Ali (r.a.) hakkında Efendimiz'den (s.a.v.) şeref-südûr olmuş bulunan senâ dolu hadîsler, başka bir sahabî hakkında aynı çoklukta sâdır olmamıştır. Bu mevzûda fikir verici bir misâl olması bakımından, sahih bir rivayette Hz. Sa'd İbn Ebî Vakkas Şöyle buyurmuştur:
"Resûlüllah'ın Ali hakkında üç sözü var ki, bunlardan birinin benim hakkımda olması, benim için kırmızı develerden daha kıymetli olurdu: Resûlüllah, gazaların birinde (Tebûk seferi) Ali'yi Medine'de nâib olarak bıraktı ve ona, "Bana karşı, Musâ'ya göre Harun menzilesinde olmak istemez misin? Şu kadar ki, benden sonra Peygamber yoktur" buyurdu. (Hayber vak'asında), "Sancağı bugün, Allah ve Resûlü'nü seven ve Allah ve Resûlü'nün kendisim sevdiği birine vereceğim" dedi ve sonra onu Ali'ye verdi. Bir de, (Necran hristiyanlarına karşı mübâhale bâbında "...oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım.." ayeti inince, Resûlüllah (s.a.v.) Ali, Fâtıma Hasan ve Hüseyin'i çağırıp, "Allah'ım bunlar benim Ehl-i Beyt'imdir" buyurdu6.
Hz. Ali hakkında Efendimiz'den şeref-südûr olmuş bu hadislerden başka, yine gerek Hz. Ali gerek Hz. Fâtıma, gerekse Hz. Hasan ve Hüseyin hakkında daha pek çok hadis-i şerif vardır ve Resûlüllah'ın "Âl-i abâ' olarak da anılan bu şerefli Ehl-i Beyt'ine karşı beslediği sevgi kitablara geçmiş ve dilden dile anlatılagelmiştir. Bunun yanısıra, Şûrâ Sûresi'nde geçen, "De ki: "Ben (bu tebliğim karşısında) sizden bir ücret istemiyorum; ancak yakınlara meveddet istiyorum" (ayet:23) ayetinde geçen 'yakınlar'dan kasdın Ehl-i Beyt-i Nebevî olduğu müfessirlerce ifade edilmiş7 ve daha bazı hadislerde de geldiği üzere, Ehl-i Beyt'e sevgi, adeta zarûrât-ı dîniyeden biri haline gelmiştir8.
Şiîlerce davâlarına delil olarak ileri sürülen iki hadis-i şerif daha vardır ki, bilhassa bunları mevzûmuz dahilinde anmadan geçemeyeceğiz:
Vedâ Haccı dönüşü Resûlüllah (s.a.v.) Ashâbı'na hitaben, "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır" buyurmuştur9. Yine, Kütüb-ü Sitte'nin dördünde geçen sahih bir hadiste de. "Benden sonra size iki şey bırakıyorum; onlara tutundukça yolunuzu şaşırmazsınız: Allah'ın Kitabı ve Ehl-i Beytim" buyurulmuştur10.
İşte, bütün bu ve bunlara benzer âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler, bilâhare Şiîlerce dâvâlarına delil ittihaz olunmuş ve ortaya temelde sünnet'in veya hadisin sahasına uzanan bir imamet mes'elesi çıkmıştır. Ehl-i Sünnet'le Şia arasında temel anlaşmazlık mevzuu olan imamet mes'elesinin aslı şudur:

İMAMET
Şîa'nın esaslarını şöyle özetleyebiliriz:
İslâm'da temel iki teşrii kaynak Kur’ân ve Sünnet'tir. Bu iki kaynak, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde müslümanların bütün mes'eleleri için yeterli olduğu gibi, müslümanların Kıyâmet'e kadar karşılaşacakları her türlü mes'eleye de çözüm bulucu mahiyettedir. Fakat, Kur'ân ve Sünnet, zamanlan ve mekânları kuşatıcı İslâm'ın genel çerçevesini çizen prensipler bütünü olmalarının yanısıra, ihtiva ettikleri bazı hükümler umûmî bazıları husûsî, bazıları mutlak, bazıları mukayyed, bazıları nâsih, bazıları mensûh ve bazıları emir ifade ederken, bazıları da tavsiye ifade edicidir. Ayrıca, hadisleri nakil mevzuunda da Ashâb'ın tümüne güvenmek mümkün değildir. Çünkü, bazı sahâbeler, hadisleri Resûlüllah'tan alırken yanılmalara düşmüş kimisine sonradan nisyan arız olmuş, kimisi de duyduğu hadisi, nâsih mi mensûh mu, mutlak mı mukayyed mi.. olduğunu bilmeden ve çok zaman da derelerde bulunarak nakletmiştir. Bu bakımdan, Kur'ân gibi kesinlik ifade etmesi gereken hadîs-i şeriflerde ihtilâflar ârız olmuş, bu da, zamanla Kur'ân'ı anlama ve tefsir etmede de kendini gösteren ihtilaflarla birlikte, Din'de farklılıklara ve farklı farklı mezheblerin doğmasına yol açmıştır. Oysa, Din'de ihtilâf zemmedildiği gibi, bir hakikat değişik şekillerde olamaz. Kur'ân ve hadis, ihtilâfa sebep teşkil edemez. Şu halde, bütün bunları tek bir kaynaktan almak gerektir ki, bu kaynak da, "Ben kimin mevlâsıysam, Ali de onun mevlâsıdır; size iki şey bırakıyorum ki, onlara sarıldıkça şaşırmazsınız: Kur'ân ve Ehî-i Beytim" hadis-i şeriflerinde de ifade buyurulduğu üzere, Hz. Ali ve onun soyundan gelen 11 imamdır.
İmamlar, "... Size âyetlerimizi okuyor, sizi tezkiye ediyor; size Kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğretiyor" (Bakara: 151) âyetinde ifade buyurulan risâletle alâkalı bütün fonksiyonlara sahiptirler; şu kadar ki, nebî ve resûl değildirler. Bu fonksiyonlara, Resûlüllah'ta olduğu gibi, devlet başkanlığı (dünyevî iktidar-hilâfet) de dâhil olmakla birlikte, eğer ümmet tarafından hilâfet kendilerine verilmeyecek veya haklan olan hilâfet gaspedilecek olursa, bu, onların imâmetine halel getirmez. İmâmet, seçimle değil, nübüvvet ve risâlet gibi İlâhî nass'la, yani Allah'ın tayiniyledir; hilâfet de imâmetin buudu veya fonksiyonlarından biri olarak, yine nass'la belirlenir. Dolayısıyla, Hz. Ali'nin ve daha sonraki onbir imamın hilâfeti, önce Sahâbe-i Kiram, daha sonra da Emevîler ve Abbâsilerce gaspedilmiştir. İmâmet, risâletin fonksiyonlarının devamı mahiyetinde Din'in bir rüknüdür ve dolayısıyla, geniş ma'nâda imameti, dar ma'nâda Hz. Ali'nin ve soyundan gelen onbir imamın imametini kabûl etmemek, dinin bir rüknünü yıkmak olacağından, küfre kadar gider. Bu yüzden, Sahâbe-i Kiram, başta dördü (Mikdad. Selman, Ammar, Ebû Zer) ve daha sonra tevbe eden otuz kadarı hariç, irtidad etmiş ve mutlak küfre düşmemişlerse de, 'Kâ'be menzilesindeki imandan çıkmış, fakat Mescid-i Haram menzilesindeki İslâm'da bakî kalmışlardır. Aynı şekilde, Ehl-i Sünnet müslümanlar da, en fazla 'mü'min-i âm' ve müslüman olabilirler ama. gerçek ma'nâda mü'min değillerdir11. Şiîlik, buradan hareketle, daha başka şu doktrinleri de geliştirmiştir:
Bedâ: Allah, kaderde değişikliğe gidebilir; nitekim, normal silsile yoluyla İmam Cafer-i Sadık'tan sonra büyük oğlu İsmail imam olacakken, Allah, takdirini değiştirmiş ve İsmail'i Cafer-i Sadık'ın sağlığında vefat ettirerek, küçük oğlu Musa Kâzım'ı imam nasbetmiştir.
Ric'at: Tarihin büyük zalimleri ve bilhassa Ehl-i Beyt'e zulmedenler, Kıyamet'e yakın tekrar dünyaya gönderilecek ve kendilerinden intikam alınacaktır. Aynı şekilde, uzun yıllar devam eden gaybet-i suğradan sonra 74 yaşında gaybet-i kübrâya giden ve halen sağ bulunan 12. imam Muhammed Mehdî de, Kıyamet'e yakın âlemi yeniden adaletle doldurmak üzere kıyam edecektir.
İman-İslâm mes'elesi: İman, Kâbe menzilesinde, İslâm ise, Mescid-i Haram menzilesindedir. Büyük günah işleyenler ve husû-sen İmamet'i kabûl etmeyen Ehl-i Sünnet mensubları, imandan çıkmakla birlikte, müslüman sıfatını kendilerinde taşımaya devam ederler12.

ŞİÎLİĞİN TARİHİ MENŞEİ VE MEVZÛUNUN TENKİDİ
Bir mezheb olarak Şiîliğin tarihi en fazla Sıffîn savaşı ve daha belirgin hatlarıyla Kerbelâ hadisesi ertesine uzanıyorsa da, bilhassa Hz. Ali'ye taraftarlık ma'nâsında, Şiî müelliflerce Efendimiz'in (s.a.v.) devr-i saadetlerine kadar götürülür13.
Efendimiz (s.a.v.) zamanında İslâm toplumu, Kureyşü'l-bitah (Kâbe etrafında oturan Kureyşliler), Kureyşü'l-zevâhir (Mekke'nin dış mahallelerinde oturan Kureyşliler), Yemen menşeli Evs ve Hazrec kabileleri ve Medine dışında oturan bâdiye Araplarıyla birlikte, Selman, Bilâl ve Suheyb (r.a.) gibi İran, Habeşistan ve Anadolu'dan göç etmiş gayr-ı Arap unsurlardan oluşuyordu. Bilhassa Araplar'da ictimâî ve idarî sistem kabilecilik temelleri üzerine oturuyordu ve soy asaletiyle, yaşlılık (şeyhûhet) gibi bazı sıfatlar, kişilerin ictimaî rütbelerini tayinde mühim faktörlerdi. Araplar, fizikî karakterin yanısıra, ahlâkî vasıfların da nesilden nesile geçtiğine inandıklarından, atalara dayalı soyluluk, mühim bir şeref telâkki ediliyordu. Yemen'de ise, eskiden beri köklü bir din adamı-krallık (bir ma'nâda teokrasi) geleneği hakim olduğundan, Yemen menşeli Araplar'da tabiî olarak babadan oğula geçen bir 'teokrasi' anlayışı hakimdi. Nihayet İslâm geldi ve kan bağını bir realite olarak değerlendirdi, 'kana, soya dayalı kabilecilik ve ırkçılığı' men' ve kişinin şerefinin ancak takvada yattığını ilân etti. Ayrıca, aşağıda da görüleceği üzere, idarî mekanizma açısından iktidara gelme noktasında kesin kaideler vaz' etmedi. Şûrâ'yı müslümanların işlerini görmede bir temel yaptı ve emareti de buna bağladı (Emrleri, aralarında şûrâ iledir (Şûrâ:38). Bununla birlikte, bir peygamberin yanısıra, bir melikin bulunabileceğini de, İsrail Oğullarıyla alâkalı naklettiği bir kıssa ile beyan buyurdu (Bakara:247). Ayrıca, Allah ve Resûlü'ne itaat ve Allah ve Resûlü'nün yolu istikametinde mü'minlerin içinden çıkmış ülü'l-emr'e itaati farz kıldı ve emaret de dahil, emânetlerin ehline tevdîini emir buyurdu (Nisâ:58-59). Fakat, yine aşağıda görüleceği üzere, Şiîliğin bir mezheb olarak ortaya çıkışında, yukarda kısaca izahına çalıştığımız Arap soy ve idare anlayışının herhangi bir rol oynamadığı da ileri sürülemez.
Hz. Ali'ye taraftarlık mânâsında Şiîliği Resûlüllah (s.a.v.)'ın zamanına kadar götüren Şiî müelliflere göre, bunun ilk tezahürleri Sakîfe'de ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Sakîfe'de, Ensar'la Muhacirler arasında geçen bir müzakereden sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçilmiş ve Haşimîler baştan buna karşı çıkmışlarsa da bilâhare Hz. Ali'nin Hz. Ebû Bekir'e biat etmesiyle bu mes'ele kapanmıştır. Daha sonra, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanında, bilhassa Hz. Ömer'in seçiminde bu mesele açılmamış ve ancak Hz. Osman'ın müessif şehâdetinden sonra alevlenmeğe yüz tutmuştur.
Evet, Hz. AH Efendimiz (r.a.), Ebû Bekir'e Hz. Fâtıma'nın vefatına kadar biat etmemiştir. Bunun sebebi, birinci derecede, Resûlüllah'ın vefatından sonra yakında vefat edeceği ihbâr-ı Nebevi ile bilinen ve Hz. Ebû Bekir'le aralarında bir münazaa geçmiş bulunan Hz. Fâtıma'yı kırmamak olsa gerektir. İkinci ve belki daha mühim bir sebep ise şudur ki, Hz. Ali Efendimiz (r.a.) ilk başta biaat etmiş olsaydı, o nazik anda hilâfeti kendilerine lâyık gören Haşimîler ve bilhassa Hz. Zübeyr İbn Avvam gibi nüfuzlu kişiler, Hz. Ali'yi de dinlemeyerek bir fitneye mahâl verebilirlerdi. Bir dâhiyi a'zam olan Hz. Ali, bunu sezerek ihtimal biati geciktirmiştir.
Gerek Hz. Ebû Bekir'in seçilmesi hadisesinde, gerekse Hz. Ali'nin biati geciktirmesinde ve daha sonra ilk üç halife hazerâtına karşı takındığı tavırda, Şiîler'in iddialarını haklı çıkarıcı ve imâmet inançlarına delil teşkil edici herhangi bir unsur bulmak zordur. Bir defa, imamet Din'in bir rüknü olmuş olsaydı ve Hz. Ali'nin hilâfeti nassla sâbit bulunsaydı, bütün sahabenin bunu bilmesi gerekirdi. Çünkü, imana bâis hiç bir mevzû kapalı ve esrar dolu olarak gelmez; aksi halde 'teklif-i mâ lâ yütak' olur. Bu mevzûda, Şiî müelliflerce anlatılan bir hadise vardır ki, nakletmeden geçemeyeceğiz:
Şiîlerce Mü'minü't-Tâg denilen Muhammed b. Ali'ye Hz. Zeydü'-Şehid b. Ali Zeynelâbi-dîn, "Sen, Al-i Beyt içinde kendisine itaat farz olan bir imam bulunduğuna inanıyormuşsun?" der. M. İbn Ali, "Evet, baban Ali İbn Hüseyin bunlardandı" cevabını verir. Hz. Zeyd, "Babam hana lokma yedirirken, ağzımı yakmasın diye üflerdi; beni bir lokmanın yakmasından korkan babam, böyle bir şeyi bana söylemeyerek Cehennem'e girmeme nasıl râzı olur?" diye hayretini ifade eder. Mü'minü't-Tâg, bunun üzerine, "kabul etmezsin de, hakkında şefâati geçerli olmaz diye korktu. Senin işin, Allah'ın meşietine kalmıştır" karşılığında bulunur. Huzurunda geçen bu konuşmayı dinleyen Hz. Cafer-i Sadık daha sonra Mü'minü't-Tâg'a "Onu dört bir yanından yakaladın; çıkacağı bir yer bırakmadın" diye, takdirini ifade eder14.
Şiî müelliflerce, imamete delil getirilen bu hadise, esâsen, tam tersi yönde bir delildir. Dinî bir rüknün, bir iman esasının gizlenmesi câiz ve mümkün olamayacağı gibi, Cafer-i Sadık Hazretlerine atfedilen söz de, esâsen Şiîler'in Âl-i Beyt'in 12 İmam dışındaki mensublarına bakış açılarını vermesi açısından dikkat çekicidir.
İkinci olarak, Hz. Ali Efendimiz ve diğer Ehl-i Beyt mensubları hilâfet haklıklarını zaman zaman ifade etmiş bile olsalar, kaynaklar bilhassa Hz. Ali Efendimiz'in ağzından bunun İlâhî bir nasb şeklinde olduğunu nakletmemektedir. Bilakis, Hz. Ali'nin hutbe, mektub ve sözlerini ihtivâ ettiği ileri sürülen Nehcü'l-Belâğa'da tam tersini okuyoruz:
Hakkındaki şikâyetler çoğalınca halk, Hz. Ali'yi Hz. Osman'a nasihat için gönderir ve o da, şunları söyler:
"Bizim bildiğimizi biliyorsun; bizim gördüğümüzü gördün, işittiğimizi işittin. İbn Ebî Kuhafe ve Ömer İbn Hattab, takvada ve doğrulukta senden daha çok mes'ûl değillerdi; çünkü sen akrabalıkta Allah'ın Resûlü'ne (s.a.v.) onlardan daha yakınsın ve aynı zamanda, onların sahip olmadığı sıhrî yakınlığa da sahipsin. Öyleyse, Allah'tan kork. Her şey apaçıktır. Bilmelisin ki, Allah katında en değerli insan, adaletli imam, en kötüsü de zalim imamdır..."15.
Yine Hz. Ali'nin Nehcü'l-Belâğa'da geçen şu sözlerinden, onun hilâfet anlayışının Ehl-i sünnetinkinden hiç de farklı olmadığı ortaya çıkmaktadır:
"Haricîler, "Hüküm ancak Allah'ındır" demekle doğru söylüyorlar, fakat maksatları yanlış. İnsanlar, iyi veya kötü mutlaka bir idareciye muhtaçtır. Mü'minler, onun idaresi altında salih amellerde bulunurken, kâfirler de dünyalarını yaşarlar. Ve, bu sürede Allah her şeyi varacağına vardırır. İdareciyle vergiler toplanır, düşmanlarla savaşılır, yol emniyeti sağlanır, zayıfların hakkı güçlülerden alınır ve faziletli insanlar, kötüler şerrinden emin olarak huzura ererler"16.
Öte yandan, gelerek Sünnî-Şiî kaynaklarda, gerekse Nehcü'l-Belâğa'da okuduğumuz kadarıyla, Hz. Ali, İslâm'da önceliği ve Resûlüllah'a yakınlığı noktasından kendisini hilâfete yakın görmekte, yoksa bunu hiç bir zaman imanî bir hak olarak iddia etmemektedir17.
Şiîler, gerek Hz. Ali'nin, gerekse diğer imamların İslâm'ın selâmeti nâmına takıyyede bulunup, imametlerinin İlâhî nasba dayandığını gizlediklerin ve mevcud halifelere itaat edip, isyanda bulunmadıklarını iddia etmektedirler ki, böyle bir iddia bu pak insanlar için bir töhmetten başka bir şey değildir. Çünkü, eğer iddia ettikleri gibi imâmet, dinin, hele imanın bir rüknü olsaydı ve Ehl-i Beyt'in imametini kabûl etmemek kişiyi imandan çıkarsaydı, o zaman, Resûlüllah'a bilhassa cibillî yakınlıkları bakımından İslâm'ı korumaya daha meyyal ve ayrıca, "Size iki şey bırakıyorum.." hadisince de Kur'ân'ı ve Sünnet'i korumaya vazifeli bu insanlar, hakikati haykırmaktan bir an bile geri durmazlardı. Çünkü, imânî ve dinî bir rüknün gizlenmesinin vebâlini kimse çekmek istemez ve kaldıramaz. Ayrıca, yine Şiilerin iddiasınca Kureyş, Haşimîler'i kıskanarak hilâfeti Ehl-i Beyt'e vermemiştir; fakat, Sakîfe'de hilâfet iddiasında bulunan yalnızca Kureyş değildi; İslâm'a on yıl canları pahasına omuz vermiş ve 'Ensâr' adıyla şereflenmiş Medineli müslümanlar da halifenin kendilerinden olmasını taleb ediyorlardı.
Şiilerin bir diğer iddiası, Sünnet'in sadece Ehl-i Beyt kanalıyla nakledilmesi gerektiğidir. Teorik açıdan doğru gibi görünen bu iddia bizzat Şiî hadis rivayet esaslarınca tekzib olunmaktadır. Resûlüllah'ın terbiyesinden geçmiş ve her bakımdan üstünlükleri tarihçe ispatlanmış insanlara hadis rivayetini çok görenler, Ehl-i Beyt'in hadislerini doğrudan imamların ağzından değil, yine 'Şiî' râvilerce nakletmektedirler ki, burada tam bir mezhebcilik anlayışı yatmaktadır. Şiîler, Ehl-i Sünnet'in Kütüb-ü Sitte gibi temel hadis kaynaklarını kabûl etmeyerek, Kütüb-ü Erbaa denilen kendilerine ait dört hadis kitabını esas almaktadırlar. Ne var ki, buradaki hadisler, her ne kadar Ehl-i Beyt imamlarına dayandırılıyorsa da, arada yine bir kaç ravî vardır. Ve, Şiî kelâmı da bu ravîlerin önde gelenlerinden Zürâre b. A'yün, Muhammed b. Müslim, Muhammed b. Ali Mü'minü't-Tâq, Ebû Basîr, Hakem b. Uteybe gibi mütekellimlere dayanmaktadır ki, bunlar hakkında Şiî ricâl' kitablarında övücü sözlerin yanısıra, Cafer-i Sadık hazretlerinden nakille, "Zürâre, M. b.Müslim, Büreyd, İsmail el-Cu'fî helak oldu; Zürâre, Yahudi ve Hristiyanlar'dan daha şerlidir; Allah, Zürâreye lânet etsin; Zürâre helâk üzere ölecek; A'yün ailesinin (Zürare, Hümran...) söyledikleri, ne benim, ne de babalarımın dinindendir.." şeklinde tehditvârî sözler de bol bol geçmektedir18. Bütün bunlar, Ehl-i Beyt'i takip etme iddiasındaki Şiîliğin, esasen Ehl-i Beyt'in yoluna en azından Sevâd-i a'zamdan ayrıldığı noktalarda pek de muvâfık düşmediğini ortaya koyucu keyfiyettedir.
Nassla sâbit imâmet anlayışına Kur'ân'dan delil bulamayan Şiîlik, Sünnet'e sarılmış, fakat bilhassa ilk döneminde, Kur'ân'da eksiklik, fazlalık ve değiştirme vardır gibi sakîm iddialara sapmıştır. Şiîliğin dört hadis kitabından Usûl-ü Kâfî'nin müellifi, bu inancı müdafaa edenlerden olduğu gibi, kitabında bu konuda çok sayıda rivayete yer vermiş, hatta, "İmamlardan bununla alâkalı elimde binden fazla rivayet var" iddiasında bulunmuştur19. Daha sonra, Şeyh Tûsî, Şeyh Müfid ve Seyyid Şerif Razî gibi kısmen mu'tedil Şiî âlimler bu sakîm anlayışa karşı çıkmışlardır. Kur'ân'ın bir kelimesine dahi dokunmadan bize kadar gelmesini sağlayan Sabâbe-i Kiram sünnete dokunması için ne sebep vardır? Kaldı ki, Hz. Ali ve Ehl-i Beytle alâkalı tüm senâ dolu hadis-i şerifler, sünnî hadis ve menkıbe kitablarında kayıtlıdır ve hiç biri gizlenmemiş ve değiştirilmemiştir.
Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'le alâkalı hadislerin bazıları, bu mübarek ailenin başına geleceklerden dolayı bir tenbih ve ümmeti bu sahada uyarmaya ve onların haklarını ifa ile birlikte, kendilerine yapılabilecek iftiralardan temizlemeğe yöneliktir. Ayrıca, Şiîlik, 12 imamdan sonra, doktrinin pratiği noktasında Ehl-i Sünnetle aynıdır. Bu durumda, imanî ve dinî bir rüknün belli şahıslar ve belli bir zamanla sınırlı olması neyle izah edilecektir? Sonra, hadis-i şerifte, Kur'ân'la Ehl-i Beyt'in belli bir dönem için değil, Kıyamet'e kadar birbirlerinden ayrılmayacakları ifade olunmaktadır. Oysa, İmâmet'i 12 kişiye tahsis, daha sonra gelecek mübarek ve hâdî-mehdî Ehl-i Beyt mensublarını, bu hadisin medlûlünden adeta ihrac etmektedir.

NETİCE
Şiîlik, ifade etmeğe çalıştığımız mezhebî doktriniyle, tarihî hadiselerin uzantısı olarak, bilhassa Kûfe'de Yemen menşe'li Araplarla, İran menşeli mevâlînin ve daha başkalarının çok çeşitli faktörlerin tesiri altında tesis etmiş oldukları bir mezheb görünümündedir. Dinî temelleri ve itikadî esasları daha sonra ortaya konmuş olup, ayrıca, tek bir Şiî mezhebi de yoktur.
12 İmam'dan sonra Şiîlik, temel doktrininin pratiğini kaybetmesiyle Sünnîliğe yaklaşmıştır. Bu bakımdan, tarihin bir dönemiyle alâkalı bir inanç yüzünden İslâm ümmetinin ana bünyesinden ayrı kalmak, İslâm kardeşliği ve ümmet bütünlüğüne ters düşmektedir. Bu yüzden, bir zaman Şeyh Müfid ve Seyyid Şerif Razî gibi alimler nasıl Şiîliğin yanlış Kur'ân telâkkisini düzeltmişlerse, bugünkü insaflı Şiî âlimleri de, Ashâba, bilhassa Hulefâ-ı Raşidîn'e bakış ve Sünnet anlayışlarına bir neşter atıp, sevâd-ı a'zama yaklaşmak gibi tarihî bir vecibeyi yerine getirmekle karşı karşıyadırlar.
Bunun dışında, Sünnîlikle Şiîlik arasında önemli bir fark bulmak mümkün değildir. Ehl-i Sünnet, belki Şiîlerden daha çok ve muvazeneli şekilde Ehl-i Beyt'i sever; Sünnî dünyada Ali, Hasan, Hüseyin gibi isimlerin Şiî dünyadakinden daha çok oluşu; hutbelerde Ehl-i Beyt'in ve husûsen Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin'in adlarının anılışı ve camilerinde yazılı bulunuşu; ayrıca bilhassa Tasavvufta Cafer-i Sadık ve İmam Ali Rıza gibi Celîlü'l-kadr imamların tarikat silsilerinde yer alışı; Ehl-i Beyt sevgisinin dinî, hattâ imanî bir esas olarak kabûl edilişi, o kadar ki Şafiî mezhebinde Resûlüllah'la birlikte Ehl-i Beyt'i salât ü selâm getirmenin namazın rükünlerinden oluşu; İmam A'zam Ebû Hanife gibi Ehl-i Sünnet mezheb imamlarının Ehl-i Beyt'i kendi zamanlarında hilâfete elyak bulup, Hz. Zeydü'ş-Şehid gibi Ehl-i Beyt imamlarına yardım edişi.. evet, bütün bunlar, Ehl-i Sünnet'teki Ehl-i Beyt sevgisini gösteren binlerce delilden sadece birkaçıdır. Ehl-i Sünnet, gerek Cemel, gerekse Sıffîn savaşlarında her zaman Hz. Ali'yi haklı bulmuş, Hz. Hüseyin için gözyaşlarını Fırat'ın suyu gibi akıtmış, fakat, ümmet arasında fitnelere yol açacak mes'elelerin 'ma'nâ-yı ismî' cihetinden üzerine gitmeyi gereksiz görüp, "onlar bir ümmetti, gelip geçtiler, kazandıkları kendilerine, sizin kazandığınız da size; onların yaptıklarından siz mes'ûl tutulmayacaksınız" ayeti uyarınca ve "elimizin bulaşmadığı kana dilimiz de bulaşmasın" fehvasınca orta yolu tutarak birleştirici olmuş ve her zaman İslâm'ın menfaatini ön planda tutmuştur. Dolayısıyla, bilhassa istismarcılara fırsat vermemek için, ma'nâsız Şiî-Sünnî nizalarını bir tarafa bırakıp birleşmenin tam zamanıdır.. Yoksa, -Allah korusun- yarın çok geç olabilir.
 Taha F.Ünal
Yeni Ümit Dergisi 1993


KAYNAKLAR:1. S. M. M Jafri. The Origins and Early Development of Shi'a İslam, Kum. s:5, 11-7
2. Tirmizî, Menâkıb, HN: 3980: İ. Hanbel, Müsned, 1: 373, 4:364.
3. Tirmizî, Menâkıb, HN: 3979: İn. Mace, 1:11; Hanbel, 1:141; İ. Hişam, Şîre, 1:262.
4. İ. Hanbel, 5:26: İ. Abdi'l-Ber. İstîâb. 3:36: Heysemî. Mecmaü'z-Zevâid, 9:110-114.
5. İstîâb. 3:39; Harizmî, Menâkıb, 48: Sıbt İbnü'l-Cevzî, Tezkire. 87.
6. Nesâî, Hasâis, 32; Tirmizî, HN.3970.
7. Said Nursî, Lemalar. 21; Zemahşerî, Keşşaf. 2:339: EbuVSuûd, Hamiş-i Tefsiri'r-Razî. 7:665; Heysemî, Mecma', 9:168.
8. Süyûtî, Ed-Dürrü'l-Mensûr, 6:7; İ.Hacer-i Heylemî. Savâik, 101.
9. İ. Hacer. İsâbe, 3:408; İ.Hanbel, 4:281; İ.Mâce, 1:21,29; İstiâb, 2:473; İ. Kesîr, El-Bidâye ve'n-Nihâye, 5:209.
10. Müslim, 2:325; Tirmizî, HN:4036,4038; İ.Hanbel, 5:182,189.
11. Jafri. a.g.e. 280-312: M. H. Kâşifii'l-Gıtâ, Aslü'ş-Şia ve Usulühâ, 48-54; M.Rıza el-Muzaffer. The Faith of Shia İslâm, 31-46.
12. Küleynî, Usûl-ü Kâfî, c.3;A. Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslâm Mezhebleri ve Şiîlik, s:269: M.R. el-Muzaffer. a.g.e. s.43.
13. Şeyh Tûsî, İhtiyârü Ma'rifet'r -Ricâl, (Ricâl-i Keşî), Meşhed, s.186.
14. Jafrî. a.g.e. 14-22.
15. Nehci'l-Belâğa, (İng. terc. Müftü C. Hüseyin), 162.hutbe.
16. A.g.e., 40. hutbe.
17. A.g.e.. 72. 160. hutbe vb.
18. Şeyh Tûsî. a.g.e.. 149, 150, 160, 169.
19. Küleynî, Usûl, 1:110-115. Tcfsîru's-Safî. s: 14.

Read more »

Manevî Kirlerden Arınma Yolu: Tövbe

Sözlükte "Allah'a dönüş ve yöneliş" anlamına gelen tövbe, dini terim olarak "günahtan Allah'a dönme" anlamıyla meşhur olmuştur.1

İmam Gazalî, İbn Arabi, İbn Hacer gibi İslâm âlimleri tövbeyi farklı şekillerde tarif etmişlerdir.2

Biz burada tövbeyi açık ve anlaşılır bir tarzda tarif edecek olursak şöyle diyebiliriz: Tövbe; yapılan kötülüğü, işlenen günahı veya kabahati günah olduğunu bilip, onu bırakıp terk ederek Allah'a dönmek, O'ndan affetmesini, bağış lamasını dilemek, yaptıklarından pişman olduğunu da belirterek yalnız Allah'a yal varmak demektir.

1. Tövbenin Önemi:

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde: "Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir." (İbn Mâce, Zühd, 30) buyurmaktadır. Başka bir hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz: "Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı." (Müslim, Tevbe, 9, 10, 11) buyurmuştur.

Bu zikrettiğimiz hadislerden de anlaşıldığı üzere, insan, günah ve sevap işleme özelliğinde yaratılmış bir varlıktır. Günah işlemek, insanı meleklerden ayıran bir özelliktir. Bilindiği gibi melekler nurdan yaratılmış olup, asla Allah'a karşı gelmeyen, günah işle me yen varlıklardır.

İslâm fıtrat dinidir. İslâm'da insanın günah işleyebileceği kabul edilmiş ve bundan korunma ve kurtulma yolları insana öğretilmiştir. İşte yapılan kötülükten, işlenen günah ve kabahatten kurtulup manevi kirlerden temizlenme yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlar dan kurtulup o günah ve hataları hiç yapmamış gibi tertemiz olur. Nitekim bu hususta Peygamber Efendimiz, "Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gi bidir." (İbn Mace, Zühd 30) buyurur.

Yüce Allah kullarını tövbeye çağırmakta ve şöyle buyurmaktadır: "Ey müminler! Hepiniz toptan Allah'a tövbe ediniz ki, felaha edesiniz." (Nur, 24/31) Başka bir ayette ise Yüce Al lah, Peygamberine şöyle buyurur: "De ki: "Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Al lah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır." (Zümer, 39/53)

Bu ayette Yüce Allah, Peygamberine, günahkâr kullara, Allah'ın rah metinden umut kesmemelerini söylemesini emrediyor. Çünkü çok bağışlayan, çok acıyan Allah, dilerse bütün günahları bağışlar. Bundan dolayı kullar, Allah'ın azabı gelmezden önce Allah'a yönelmeli, O'na teslim olmalı, şirki ve bütün günahları bırakmalıdırlar.

Bir rivayete göre, çok günah işlemiş olan bazı müşrikler, Müslüman oldukları takdirde günahlarının affedilip edilmeyeceğini Hz. Peygambere sormuşlar ve bunun üzerine bu ayet inmiştir.3 Bu ayet, bütün insanları tövbeye ve İslâm'a yöneltmekte, Müslüman oldukları takdirde Allah'ın, onların bütün günahlarını affedeceğini bildirmekte, günahkârlara umut kapılarını ardına kadar açmaktadır.

Kullar ne kadar günah işlemiş olurlarsa olsunlar, umutsuzluğa kapılmadan Allah'a yönelip tövbe ederlerse Allah onları affeder. Bu ayetler yanında kulları umutsuzluktan kurtarıp tövbeye yönelten çok hadis vardır. (Bkz: Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47)

Günah ruhun kiri, tövbe ise cilasıdır. Günahta ısrar, kulun ruhunu iyice bozar. Onun için Mevlânâ Celâleddin Rûmî de her insanı, her ne durumda olursa olsun mutlaka günah bataklığından tövbenin aydın düzlüğüne şöyle çağırmaktadır:

Gel, gel, ne olursan ol, yine gel! Kâfir, Mecusî, putperest de olsan gel! Bizim bu dergâhımız umutsuzluk dergâhı değildir. Yüz bin kere tövbeyi bozmuş olsan da yine gel!

Yüce Allah, Tahrim suresi 8. ayette: "Ey inananlar, tövbe- i nasûh ile Allah'a tövbe ediniz. Umulur ki Rabbiniz, kötülüklerinizi örtüp temizler ve sizi içinden ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir..." buyurmaktadır. Bu ayette kastedilen nasûh tövbesi nedir?

Nasûh Tövbesi Nedir?

Nasûh, nush kökünden mübalağa kipidir. Çok öğüt veren demektir. Tövbe, çok öğüt verici olarak nitelendirilmiştir. Yani sahibine, günahı bırakmasını öğütle yen, onu günahtan kurtaran sadık bir tövbe ile tövbe ediniz, Allah'a dönünüz demektir. O halde nasûh tövbesi; hemen günahı terk etmek, geçmişte olanlara pişman olmak, gele cekte günah işlememeye karar vermek ve üzerinde bulunan her hakkı sahibine ödemek demektir.4

Efendimiz (s.a.s.), nasûh tövbesini; "Kulun işlediği günahtan pişmanlık duyması, Allah'a tam rucu' edip, tıpkı sütün memeye dönmediği gibi, kişinin tekrar günaha dön memesidir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/446) şeklinde tanımlamıştır.

Gazalî, nasûh tövbesini tanımlarken şunlara yer vermiştir: "Nasûh tövbesi yapan lar, tövbe edip ölünceye kadar tövbesinde duranlardır. Bunlar geçmişteki eksiklerini tamamlar ve bir daha günaha dönmeyi hatırdan bile geçirmezler, zelle ve sürçmeler müs tesna. İşte tövbede istikamet budur. Günahların sevaplarla değiştirilip hayırlarda müsabaka edenler bu tür tövbe sahipleridir."5

2. Tövbenin Kabulünün Şartları:

Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Allah'ın tövbe edenleri methetmesi (Tevbe, 9/112) ve tövbe kapısını çalan kullarını sevdiğini ifade etmesi (Bakara, 2/222), tövbelerin kabul edileceğinin birer delilidir.

Allah Resulü (s.a.s.), kullarının tövbesi karşısında Allah' ın ne kadar hoşnut olacağını şöyle bir örnekle anlatmaktadır: "Allah'ın kulunun tövbesine sevinmesi şuna benzer: Bir insan azığını, su tulumunu bir deveye yüklemiş, sonra yolculuğa çıkmıştır. Nihayet çorak bir yere vardığında uykusu gelmiş, devesinden inerek bir ağacın altında istirahata çekil miştir. Kalktığında devesinin kaybolduğunu görmüş ve değişik tepelere koşarak onu ara dığı halde bulamamış ve yorgun bir vaziyette, ağacın altına yatmıştır. Tekrar uyandığında devesini yanı başında durduğunu görüp de yularından yapışıp, son derece sevinerek, yanışlıkla; "Ey Allah! Sen benim kulumsun, ben senin Rabbinim." (Buhârî, Deavât 4; Müslim, Tevbe 3) demiştir. İşte Yüce Allah, kendisine tövbe eden kuluna, devesini kaybettikten sonra bulan adamdan daha fazla sevinir.

Tövbenin Allah katında makbul olması için bazı şartlar vardır. Yalnız bu şartlar işlenen günahın çeşidine göre farklılık arz etmektedir. Günahın kime karşı işlenmiş ol duğu, onlardan kurtulmak için tövbe yapılırken önem arz etmektedir. Bu bakımdan gü nahı ikiye ayırabiliriz:

a- Allah Hakkı ile İlgili Günahlar: Allah hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etme nin üç şartı vardır:

1) O günahı işlediğine pişmanlık duymak: İnsan vicdanında, işlenen günahın bir kötülük olduğu ve kul ile Allah arasında bağlantıyı zedelediğine karar verildiğinde, bir huzursuzluk6 ve pişmanlık başlayacaktır.

Günah işleyen kul, tövbe kapısına; günahlarını itiraf ederek, bu günahların verdiği huzursuzluk ve pişmanlıkla silkinmiş, uyanık bir kalp ve gönülle gelecektir.7 Sözü edilen huzursuzluk, şahsı tövbe etmeye iten bir etkendir.

Pişmanlık tövbenin ilk şartıdır. Nitekim Allah Resulü, önemine binaen, "tövbe pişmanlıktır" (İbn Mâce, Zühd 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/376, 423) buyurmuştur. Pişmanlık tövbenin kendisidir. Pişmanlık olmadan tövbe yapılamaz.

2) Tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmek: Tövbe; yalnız bir kalp işi, bir ürperti, irkilme ve gözyaşı dökme şeklinde, soyut bir pişmanlık değildir. Yani tövbe, birtakım iç duygulardan ibaret değildir. Aksine tövbe, derunî duygular üzerine birtakım eylemlerin bina edildiği bir süreçtir. Örneğin, tövbe eden, Allah'ın yasakladığı günahı terk etmeli8, imkân ölçüsünde emirlerini yerine getirmelidir.9 Tövbe ettiği günaha devam etme meli dir.10 Günahlarına tövbe ettiği halde, onları işlemeye devam eden fert, kendisi ile tezada düşmüş demektir. Böyle bir tavır, pişmanlık olgusu ve günahı tekrar işleme yeceğine dair sözü ile bağdaşmayacaktır. Hâlbuki şahsın, tövbe ettiği günahları hemen terk etmesi,piş manlığının ve aynı günahı tekrar işlememedeki kararlılığının bir belirtisi ola caktır.

3) Tövbe edilen günaha kesinlikle dönmeme kararı: Geçmişteki günahlarından pişmanlık duyan şahsın, tövbe etmiş olması için, o günahı tekrar işlememeye kesin karar vermiş olması gerekmektedir.11 Pişmanlık ve tövbe edilen günaha dönmeme kararı, birer kalp işi olduğundan, bunları gerçek anlamıyla yalnız Allah bilebilecektir. Dolayısıyla, ki min gerçek manada tövbe etmiş olacağı insanlar tarafından bilinemeyecektir.12 Tövbenin sıhhat bulması için, şahsın tövbe ettiği günaha tekrar dönmeyeceğine dair Allah'a söz vermesi gerekmektedir.13

b- Kul Hakkı ile İlgili Günahlar: Kul hakkı ile ilgili günahlardan tövbe etmenin ise dört şartı vardır. Bu şartlar; yukarıda zikrettiğimiz üç şartla birlikte dördüncü şart ise; hakkı yenilen kulun hakkını sahibine iade etmek ve ondan helallik almaktır. Kul hakları, mal nevinden ise, aşağıdaki ihtimallerle karşılaşılabilecektir.

1. Gasbedilen mal, elde mevcut ve sahibi de biliniyorsa geri verilmelidir.14 Burada suçu gizleyerek tövbe etmeye çalışmak yetmez.

2. Çalınan mal, hırsızın elinde mevcut, ancak sahibi bilinmiyorsa, bu mal tasadduk edilerek zimmetten çıkarılır. 15

3. Bir şahısta önceki yıllara ait kul hakları var ve sahipleri de belli değilse, gasbe dilen mallar kadar tasadduk eder, hayır-hasenat yapar.

4. Suçlunun yediği bir mal, mislî değil de; kıymeti belirlenebilen cinstense ve şah sın imkânı da varsa, o kıymeti sahibine vermelidir.16 Buna gücü yetmiyorsa, imkân bul duğunda vermeye niyet etmelidir. İmkân nispetinde, malı sahibine ulaştırmaya çalışıp da bunu başaramayanı Allah'ın affetmesi umulur.17

5. Malında ne kadar haram bulunduğunu bilmeyen şahıs, zann-ı galibine göre, bir miktar ayırır ve onu önceki kul haklarını elinden çıkarma niyeti ile dağıtır.18

Tövbe edilmek istenen günah, insanın namusu ve şahsiyeti ile ilgili olduğunda; söylenen söz, eğer mağdurun kulağına gitmemişse, tıpkı Allah hakkı ile ilgili günahtan tövbe edildiği gibi tövbe yapılabilir. Bu tür söylenen sözler, mağdurun kulağına gitmiş ise, o zaman şahsa müracaat edilerek, helallik alınması gerekir.

İşte bu şekilde, günahkâr şahıs, utanarak Rabbinden bağışlanmasını ister ve zik rettiğimiz bu şartları yerine getirirse, Allah böyle tövbe eden kulunun tövbesini kabul ederek bağışlayacak ve ona azap etmekten hayâ edecektir.

3. Tövbede Zaman Unsuru:

Günahlar, Allah'a giden yolda birer engeldir. Günahkâr, zehirlenmiş bir insan gi bidir. Zehirlenen kişi için, vakit geçirmek ne derece tehlikeli ise, günah işleyenin de tövbede gecikmesi o derece risklidir.

Günah işleyen mü'min, imanının bir belirtisi olarak rahatsızlık duyacak ve hemen ondan kurtulmanın yollarını arayacaktır. Günahın hemen ardından tövbe etmenin farz ol duğu hususunda icma mevcuttur. Ayrıca tövbeyi geciktirenler bu sebeple günah kazan maktadırlar.19

Gazâlî'ye göre; kişi yaptığının günah olduğunu anladığı an, derhal pişmanlık duy malı ve onun tesirini iyi amel ile silmelidir. Aksi halde, kötülükler kalbi istila eder ve bir daha izalesi mümkün olmaz.20

Nitekim hadiste: "Mü'min günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke olur. Tövbe eder, günahı terk eder ve istiğfar ederse, bu siyahlıktan kurtulur, günah artarsa siyahlık da artar..." (İbn Mâce, Zühd 29) buyurulmaktadır.

Tövbe için geçerli olan zamanın son sınırı hakkında şu hadis bize bir fikir vermektedir: "Allah kulunun tövbesini, can boğaza gelmedikçe kabul eder." (Tirmizî, Deavât 100; İbn Mâce, Zühd 30) Ölüm kesinleşip, can boğaza geldiğinde ise, tövbe kabul edilmeyecektir.

Son nefeste tövbenin kabul edilmeyişinin sebepleri şunlardır: İnsan o anda ümit sizlik halindedir. Hâlbuki tövbe, kişinin hayattan ümidini kesmediği bir ortamda olmalıdır. Son nefeste fertlerden teklif kalkar. O anda yapılan işler için iyi veya kötü denmez. Hâlbuki tövbe dünya işlerindendir ve teklif kalkmadan yerine getirilmelidir. Ahirette herkes pişman olacaktır, ancak o halleri tövbe olarak nitelendirilmeyecektir. 21 Zira son nefeste günahkârların pişmanlık duydukları an, teklifin olmadığı andır.22 Son nefeste yapılan tövbe kabul edilmediği gibi, o bir yok hükmündedir ve sonuç olarak hiç bir şey ifade et memektedir.23 Ömrü boyunca hiç tövbe etmeyenle, ölümü anında tövbe eden, sonuç itibarıyla aynı görülmektedir.24

Sonuç olarak, tövbe ile ilgili şöyle bir zaman dilimi çizebiliriz: Tövbe için zaman; günahın peşinden başlamakta, ileriki günlerde herhangi bir vakte bağlı kalmadan devam etmekte ve ölüm alametleri belirince son bulmaktadır. Yani, tövbenin son sınırı olarak; yaşama ümidinin bitmesi, ölüm alametlerinin belirmesi ve şahsın son anlarını yaşamasıdır.

4. Tövbede Mekân Unsuru:

Namaz, hac gibi bazı ibadetlerin, belli mekânlarda yapılması, faziletli veya gerekli olduğu halde, tövbe için böyle bir 13 mekân şartı yoktur. Zira tövbe, çok yönlü bir pişmanlık olduğu için, yalnız bir mekânda başlayıp sona ermeyecektir.

Bu sebeple, tövbe edebilmek için, şahsın camide bulunması, tekke veya zaviyede olması şeklinde bir şart yoktur. Diğer taraftan; cemaat ha linde, bir araya toplanarak, koro halinde tövbe etmek de şart değildir.

Günah işlemiş insan, tövbesini her mekânda gerçekleştirebilir. Şahıs için, günah larını göz önüne getirdiği, onların çirkinliklerinden kurtulmaya karar verdiği her yer tövbe mekânıdır. Yani işçi işinin başında, çiftçi tarlasında, evde kalanlar evlerinde, bu kararı ve rebilir ve tövbe sürecini başlatabilir.

Nitekim Yunus (a.s) balığın karnında ve denizin karanlıklarında; "Ya Rabbi Sensin ilah, Senden başka ilah yoktur, Sübhansın, bütün noksanlıklardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu ben kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!" (Enbiyâ, 21/87) deyip, en faziletliyi yapabilecek iken faziletli olanı yaptığından ötürü Allah'tan af dilemiş tir.25 Allah da onu affetmiştir.

Yine bilindiği gibi Hz. Âdem ve Hz. Havva, cennette yasak meyveden yiyerek, Al lah'ın emrine karşı gelmişlerdi. Cennetten çıkarılıp, dünyada epey müddet dolaştıktan sonra Arafat meydanında "Rahmet Dağı" denen bir dağın başında yaptıkları hatadan do layı Allah'a tövbe etmişler; "Rabbimiz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ki zi yana uğrayanlardan oluruz" (A'raf, 7/23) diyerek Yüce Allah'a yalvarmışlar ve af dilemişler, Cenab-ı Hak da onları affetmiştir.

Tövbe süreci, günahlardan kurtulmaya kalbin kesin olarak karar vermesiyle başlamaktadır. Bu kararın verilebildiği her yerde tövbe sahihtir. Tövbeyi bir mekâna hasretmek, tövbe için kutsal bir yer şartını ileri sürmek, tövbe olayını bilmemek ve konu ile ilgili İslâm'ın esprisini yakalayamamak demektir.

Sonuç:
Yüce Allah, insanı sevap ve günah işleyebilecek bir özellikte yaratmıştır. Yapılan kötülüklerden, işlenen günah ve kabahatten kurtulma, manevî kirlerden arınma yolu tövbedir. Tövbe ile insan, yapmış olduğu günah ve kusurlardan kurtulur ve o günahı hiç işlememiş gibi tertemiz olur. Her insanın tövbeye ihtiyacı olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Tövbe, günahın hemen peşinden olabileceği gibi, ölüm döşeğine düşüp, ölüm emarelerinin belirmesi öncesine kadar devam eden bir zaman içinde yapılabilir. İnsanın eceli belli olmadığı için, bir an önce tövbe etmelidir.

Tövbe etmek için, insanın bir aracıya ihtiyacı olmadığı gibi, belirli zaman ve mekânda tövbe eylemini gerçekleştirmek gibi, bir zorunluluk da yoktur.

Gerçek tövbe için; kişi geçmişe pişmanlık duymalı, gelecekte aynı hatayı işlememe kararı ile birlikte, yaşadığı ortamda günahı terk etmelidir. Kul haklarının sahibine iade edilmesi tövbenin en önemli rüknüdür.

Yapılan tövbe sonucu, günahlardan temizlenip temizlenilmediği kuşkusu yersiz olup, Allah her türlü günah işleyeni temizlemek için tövbe kapısını açık bulundurmaktadır. İnsanların dikkatli olması gereken husus; tövbenin sahih olarak ortaya konulup konulmadığıdır.

Mehmet Soysaldı
Fırat Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
Yeni Ümit Dergisi 2006



DİPNOTLAR
1. Fîruzabâdî, Muhammed b.Ya'kub, el-Kâmûsu'l-Muhît, Beyrut 1991, I, 166; Cevherî, İsmail b.Hammad, es-Sıhah fi'l-Lüga ve'l-Ulûm, Beyrut 1974, I, 146; İbn Manzur, Ce ma leddin Muhammed b.Mükerrem, Lisanu'l-Arab, Beyrut 1990, I, 233.
2. Bu tarifler için bkz., Gazâlî, Ebu Hamid Muhammed, İhyâu Ulûmi'd-Din, (trc. Ahmed Serdaroğlu), İstanbul 1974, IV, 10; Muhyiddin İbn Arabî, el-Futuhâtü'l-Mekkiyye, (thk. Osman Yahya), Kahire 1988, XIII, 298; İbn Hacer, el-Askalânî, Şihabuddin Ahmed b.Ali, Fethu'l-Bârî bi Şerhi'l-Buhârî, Kahire 1987, XI, 106.
3. Kurtubî, Ebu Abdillah Muhammed b.Ahmed, el-Câmî li Ahkâmi'l-Kur'an, Kahire 1959, XV, 268; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, IV, 59.
4. İbn Manzur, age, II, 617; İbnü'l-Kayyım, Medâricü's-Sâlikîn, Kahire trs, I, 356.
5. Gazalî, İhyâ, IV, 78.
6. Bu huzursuzluğun imanın bir alameti olduğu hadiste şöyle belirtilmiştir: "Kişi kötülük yapar da, bu ona rahatsızlık verirse işte o mü'mindir." Bkz., Buharî, Deavât, 4; Tirmizî, Kıyamet, 49; Ahmed b.Hanbel, age., IV, 12.
7. Gazalî, İhyâ, IV, 9.
8. Kurtubî, age, V, 91.
9. Kâsımî, Muhammed Cemaleddin, Mehâsinü't-Te'vil, (thk. M.Fuad Abdulbâkî), Kahire trs, XII, 4597.
10. İbnü'l-Kayyım, el-Cevziyye, Muhammed b.Ebubekir, Medâricü's-Sâlikîn, Kahire trs, I, 301.
11. Kurtubî, age, V, 91.
12. M.Ebu Zehra, el-Cerime ve'l-Ukûbe fi'l-Fıkhı'l-İslâmî, Kahire trs, s.223.
13. İbn Hacer, age, XI, 106; Âlûsî, Ruhu'l-Meânî, IV, 240.
14. Serahsî, el-Mebsut, IX, 176; Kâsânî, Bedâyi, VIII, 96; Âlûsî, age, VII, 96.
15. Aliyyü'l-Kârî, Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber, (trc. Yunus Vehbi Yavuz), İstanbul 1979, s.415.
16. Muhyiddin İbn Arabî, Futuhât, XIII, 298.
17. İbn Hacer, age, XI, 106.
18. Gazalî, İhyâ, IV, 68, 69.
19. İbn Kayyım, age, I, 297, 298.
20. Gazalî, İhyâ, IV, 13.
21. Âlûsî, age, XXVIII, 158.
22. Kurtubî, age, V, 93.
23. Suyûtî, Abdurrahman Celalüddin, ed-Dürrü'l-Mensur fi Tefsiri'l-Me'sur, Beyrut 1414h, II, 458.
24. Maverdî, Tefsir, I, 456.
25. Taberî, Ebu Cafer Muhammed b.Cerir, Câmiu'l-Beyân an Te'vili'l-Kur'an, Beyrut 1988, XVII, 80.

Read more »

GAZEL - Şeyh Galib

1. Efendimsin cihânda i'tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

2. Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

3. Veren bu sûret-i mevhûme revnak reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nevbâharım varsa sendendir

4. Felekden zerre mikdâr olmadım devrinde rencide
Ger ey mihr-i münîr âh u zârım varsa sendendir

5. Senin pervâne-i hicrânınam sen şem'-i vuslatsın
Be-her şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir

6. Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâğdır sinem
Çerâğ-ı türbetim şem'-i mezarım varsa sendendir

7. Gören sergeştelikde girdâb-ı dest zann eyler
Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir

8. Niçün âvâre kıldın gevher-i gaitanın olmışken
Gönül âyînesinde bir gubârım varsa sendendir

9. Şafak-tâb eyledin peymânemi hûnâb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humarım varsa sendendir

10. Sanadır ilticâsı Gâlibin yâ Hazret-i Mevlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir


Şeyh Galib



AÇIKLAMALAR:

1. Sen benim Efendimsin, benim bu cihanda itibarım varsa sendendir. Aşıklar arasında bir şöhretim varsa yine sendendir.

2. Benim hayatımın bereketi, akıp giden ruhumu ortaya çıkaran sensin. Eğer ömrümde bir kazancım varsa senin sayendedir.

3. Bu vehmi; hayal ürünü olan şekle parlaklık ve canlılık veren senin güzelliğinin rengidir. Hayalimin bir gülbahçesi, ilkbaharım varsa bu senin ihsanındır.

4. Devrinde felekten zerre kadar incinmedim. Ey nurlu güneş! Eğer ah edip ağlıyorsam senin için ağlıyorum.

5. Sen kavuşma mumusun. Ben ise senden ayrı kaldığımdan sana kavuşmak için bir pervane gibi senin etrafında dönüyorum. Her gece sana kavuşma arzusuyla dolup taşıyorum fakat bu da yine senin sayende olmaktadır.

6. Aşkının şehidi oldum. Göğsüm yaralarla lâle bahçesine döndü. Eğer kabrim nurluysa, aydınlıksa, karanlıklardan kurtulmuşsam bu da senin sayende olmuştur.

7. Beni başı dönmüş, başıboş gören, bir çöl girdabı sanır. Yoklukta yok olmuşum. Dünyada da ukbada da neye sahipsem, hepsi sendendir.

8. Senin yuvarlanan incin olmuşken beni niçin avare bir hale getirdin..? Gönlümün aynasında bir toz parçası varsa bu da yine sendendir.

9. Sâkî! Gözyaşlarıyla kadehimi parlattın. İçki sohbetinin sabahında bir türlü kendime gelememişsem senin yüzündendir.
(Sohbet toplantısı Elest toplantısıdır. Bu toplantının sabahı da insanın dünyaya gelmesidir. Elest toplantısındaki sarhoşluk ise ilahi aşkla kendinden geçmesidir).

10. Ey Rabbim, ey benim Mevlâm! Galib'in ilticası (sığınması) sanadır. Benim eğer iftihar edeceğim, övüneceğim bir şeyim varsa, bu da bana, senin lütfundur.

Read more »

Misyonerlerin Türkiye'yi Değerlendirmeleri

Protestan misyonerler 1979 yılında Amerika'nın Colorado eyaletinde toplanarak İslam ülkelerini Hıristiyanlık açısından değerlendiren tebliğ ve raporları görüşmüş olup bunlar The Gospel and Islam (İncil ve İslam) adı altında bir araya toplanmıştır. Türkiye ile ilgili bölüm, Türkiye'de Hıristiyanlıkla İslamiyet’in Durumunun Mukayesesi başlığı ile Mehmet İskender (galiba müstear) adı ile yayınlanmış (s. 278-291) bulunuyor.(*) Yazımızda bu raporun yer verdiği bellibaşlı hususları bildirip bazı iddialarına kısa cevap vermek istiyoruz. Aslında, Türkiye'de yaşayanların çoğu, bunların büyük kısmının cevaba bile değmediğini bilirler.

Bu raporu hazırlayan şahıs, Türkiye'de laikliğin azıcık mutedil bir şekilde uygulanmasından büyük bir rahatsızlık duymuş. Hıristiyanlık için çalışmayı kendisine iş edinmiş bir insanın böyle düşünmesini, yani laikliğin aşırı şekline taraftar olmasını anlamak kolay değil. Çünkü laik (laic, laique) "herhangi bir dînî inançla kayıtlı olmayan" demek olup "dînî devlet veya öğretimin zıddı olarak "laik devlet" "laik öğretim" denir. Laicisme (laisizm, laiklik) "müesseselere dînî olmayan bir karakter vermek isteyen doktrin" demektir. (Fransızca Petit Robert sözlüğü.) Bu kelimenin "dinî hiyerarşiye mensup olmayan, din adamı olmayan" mânâsı da bulunmakla beraber, sistem söz konusu olduğunda bu mânâ mülahaza edilmez. Bundan ötürü bir devlet laik olduğunu söyleyebilir. Bununla ülkeyi muayyen bir dinin kaidelerine göre idare etmediğini kasteder. Fakat herhangi bir dini benimsediğini söyleyen bir ferdin artık laik olması, dil ve mantık yönünden mümkün değildir. Mamafih laiklik dine kısmen saygılı tatbik edildiği gibi aşırı şeklinde, dinsizlik tarzında da tatbik edilebilir. Dünyada ve tarihte bu geniş yelpaze içine girecek bir çok örnek bulunmaktadır.

Laiklik, Avrupa’da asırlarca süren mücadele sonucunda yüzbinlerce kişinin öldürülmesinden sonra, sistem olarak Kiliseyi tanımayan laiklerin Kiliseyi boyun eğdirmesi neticesinde hakim olabilmiştir. Bu işte masonlar da mühim rol oynamıştır. Hele laiklik, Amerika ve batı Avrupa ülkelerinde uygulanan mutedil laiklik olmayıp Rusya gibi doğu blokunda tatbik edilen cezrî şekliyle olunca, bir hıristiyanca kabulü asla mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen bu raporu hazırlayan misyoner, aynen Türkiye’deki bazı saldırgan dinsizler gibi laikliğin 1950'den sonraki nisbeten mutedil uygulanmasından şikâyetçidir. Bu durumda ister istemez şöyle düşünüyoruz: Misyonerler şöyle değerlendiriyorlar "Müslümanlığı tatbik etmeyen fasıklar bile Hıristiyanlığı cazip bulmuyorlar, onları hıristiyanlaştırmak mümkün değil. Bari hiç değilse, ne suretle olursa olsun, İslam’dan uzaklaşmaları temin edilsin. Batı medeniyeti hayat tarzına göre yaşamaya alışan insanlar belki ileride Hıristiyanlığa ilgi duyabilirler."

Ona kalırsa Osmanlı idaresi altında yaşamış olan hıristiyanlar (Rumlar, Ermeniler), isimde kalan bir Hıristiyanlık uygulamışlardır. Halbuki herkesin bildiği üzere Osmanlı devleti o kadar hak vermişti ki, bazı Türk müellifler bile, bu kadar hürriyeti fazla bulduklarını ifade etmişlerdir. Uzun söze ne hacet: Osmanlı devleti bu derece hürriyet vermeseydi beş-altı yüz sene gibi uzun bir zamanda Hıristiyanlıktan eser (iz) kalabilir miydi? Sekiz yüz sene devam eden Endülüs müslümanlığından, kısa bir zamanda iz bırakmamış olan Avrupa hıristiyanları bu meseleyi pek iyi anlarlar.

Rapor 42,5 milyon nüfusun (hatırlatalım ki 1978 yılındaki istatistik esas alınıyor) büyük çoğunluğunun müslüman olduğunu ve devletin laikliğine rağmen bu çoğunluğun İncili reddettiğini bildiriyor. İşin doğrusu şudur ki: müslüman halkta Tevrat ve İncile düşmanlık yoktur. Bunların asıllarını kabul etmeyen zaten İslâm’dan çıkar. Amma muharref (değiştirilmiş) şekillerine de Türk toplumunda hücum sözkonusu değildir. Yalnız şu söylenebilir: Bu muharref kitaplar toplumda nadiren anılır ve hemen hemen hiç okunmaz. Durum bundan ibaret olup o kitaplara ve Hıristiyanlığa hücum bahis mevzuu değildir.

Misyoner raporu Türkiye’de yaşayan alevîlere de temas ediyor. Bu vatandaşların sayısı belli değildir. Zira nüfus sayımı formunda mezheb hanesi yoktur. Rapor sahibinin verdiği rakam kabul edilecek olursa (yani % 16) Türkiye’de yaşayan her altı kişiden birinin alevi olduğu söylenmiş olur ki bunun doğrulukla ilgisi yoktur. Bu miktarı hangi kaynaktan aldığı da merak konusudur.

Rapor müteakiben Türkiye’de kürt, arap, çerkes, gürcü, laz gibi "müslüman azınlıklar"dan bahsedip (müslüman azınlık olmaz. Nitekim Lozan anlaşmasında "ekalliyyet" (azınlık) teriminden sadece gayr-i müslimler kastedilir) onların sayılarına dair istatistik bilgi veriliyor (s.280). Misyonerler şunu iyi bilmelidirler ki, aslında Türkiye’de ırkçılık davası ciddî şekilde yoktur. Asıl îman-inkâr, İslam-gayri İslam mücadelesi vardır. Türkiye’de mevcut unsurlar, İslâm’dan gelen bir telakki ile birbirleriyle imtizac etmiş olup "ırk ayrımı" denilebilecek bir hâdise bulunmamaktadır. Sun'î olarak çıkarılmaya teşebbüs edilse de geniş kitleler dönüp bu işe bakmamaktadır. Raporda zımnen denilmek isteniyor ki, Türklerin Hıristiyanlaştırılması hususunda en büyük mâni, mürtedin (İslâm’dan çıkıp tekrar ona dönmeyi kabul etmeyen) öldürülmesini emreden şer'î hükümdür. Ona göre 1856 yılında, din hürriyetini ilan edip bu hükmü askıya alan Padişah fermanı çıkması üzerine, bu hürriyetin uygulandığı sekiz sene boyunca misyonerlerin gayretleri ile, hatırı sayılır bir miktar Müslüman-Türk Hıristiyanlığa girmiş, fakat devlet 1864'de tekrar eski tatbikata devama başlamış, Hıristiyanlığı kabul edenlere işkence etmiştir. Bu, mücerret bir iddiadır. İsbat etme külfeti de iddiacıya düşer. Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin isimlerini, bu irtidadların belgelerini, dönenlerin ikrarlarını göstermesi gerekirdi. Halbuki böylesi vak'alar olsaydı çok yayılırdı. Hele hıristiyanlar büyük imkânlarıyla bunları yayarlardı. Nasıl ki Tevfik Fikret'in oğlu Halûk'un hıristiyan olduğunu duymayan kalmamıştır.

Osmanlı döneminin sonlarında ve Cumhuriyet devrinde mürted öldürülmedi. Öyleyse Hıristiyanlık niçin yayılmadı? Bu mantığa göre pek fazla yayılması lazım gelirdi. Üstelik bu asırda Hıristiyanlığın Avrupa devletleri, Amerika gibi güçlü hamileri de bulunmaktadır. Mürted hakkındaki hükmün tatbik edilmemesi hususunda Avrupa’nın Osmanlı devletine niçin baskı yaptığı, bu misyoner raporundan da anlaşılmaktadır. Demek ki -batılıların ve batıcıların iddia ettikleri gibi- Avrupa kanunlarının alınması, toplumun içinden gelen bir değiştirme arzu ve ihtiyacı neticesinde olmayıp dışarıdan zorlama ile olmuştur.

Rapor, ayrıca 19. asırda Osmanlı Devleti hudutları içinde açılmış olan okul, hastahane gibi sosyal tesislerin Hıristiyanlığı yaymadaki rolüne işaret etmekte ve fakat bunların fazla başarı gösteremediğini belirtmektedir. Biz şunu söyleyebiliriz: Bu okullar, mezun ettiği öğrencileri Hıristiyanlığa açıkça kazanmakta başarı gösteremeseler de orada okuyan Türk çocuklarının ekseriyetini İslâmî ve millî değerlerden uzaklaştırmış, gayelerine dolaylı olarak ulaşmışlardır. Ülke idaresinde önemli yerlere gelen bu mezunlar -farkında olarak olmayarak- yetiştirildikleri hıristiyan batı kültürünün etkisinde kaldıklarından, Avrupa ülkelerinin menfaatlarına hizmet etmişlerdir. Osmanlı devletinin iyice zayıflatıldığı son döneminde, Avrupa devletlerinin tazyiki ile açılmış olan bu gizli veya açık misyoner gayeli okullar, geçen asırda şimdikine nisbetle daha fazla idi. Çünkü Osmanlı devletini bir an önce yıkmak istiyorlardı. Bunu elde ettikten sonra artık o derecede fazla müesseseye ihtiyaçları kalmamıştı.

Rapor, ermeni propagandasının, daha doğrusu Türkiye’yi dünyada tesirsiz bırakmak isteyen hıristiyan batı propagandasının uydurduğu bir masalı da tekrar ediyor: "1909-1916 yıllarında ermeni katliamı yapılıp 1,5-2 milyon Ermeni’nin Türkler tarafından öldürüldüğü" iddia ediliyor (s.281). Bu ülkede yaşayan her insan, Ermenilerin tarih boyunca nasıl iyi muamele gördüklerini, Osmanlı idaresinden nasıl memnun kaldıklarını, fakat Osmanlı devletini yıkmak isteyen Avrupalıların 19. asır sonlarında onları nasıl kışkırttıklarını, ermeni komitacılarının yıkıcı faaliyetlerini, bilhassa birinci dünya harbi esnasında, tebaası oldukları devlete ve vatana nasıl hıyanet edip, erkekleri cephede vatan müdafaası için savaşan Türklerin çoluk çocuklarını bile boğazlayarak vahşet gösterdiklerini pek iyi bilir. Cenabı Hak izmihlal alâmetlerini bir yerde göstermeye görsün. Bir devlet, bir millet güçsüz kaldı mı aleyhinde her türlü propaganda yapılır. Kendi mensupları bile bu yalanlara kanar. Aslını yitirmiş evlatları, kendi evlerini yıkmakta düşmanlarıyla yarışır.

Rapor yazan, gerek şehirli gerek köylü ahalinin, ibadetlerinde genellikle gevşek davrandığını yazıyor. Bu kısmen doğru olsa da, son yıllarda ibadetlerini yerine getirenlerin nisbetinin arttığını görüyoruz.

Raporu hazırlayanın bir iddiası da Hıristiyanlığın Türkiye 'de tazyik edildiğidir. Şöyle diyor: "Türk kanunlarında suç sayıldığına dair bir kayda rastlanmasa da Hıristiyanlığın meşru (yasal) olmadığı inancı halk arasında yaygındır... Hıristiyan vatandaşları tazyik edip, Hıristiyanlığı yayma faaliyetinde bulunan yabancı uyruklu misyonerleri faaliyetten menetmek, kanunî dayanağı olmayan bir uygulamadır" (s.282). Bildiğimiz kadarıyla Hıristiyanlara baskı, ne devlet organları ne de müslüman halk tarafından yapılmamıştır. Fakat batıya giden hıristiyan vatandaşlardan bazıları şahsî menfaat temin etmek, kendilerine acındırmak için, misyonerler ise dinlerini yaymadaki başarısızlıklarına bahane öne sürmek kasdıyla bu gibi yalanları uydurmaktadırlar. Nitekim Dünya Kiliseler Birliği genel sekreteri Dr. Emili Castro, Birliğin icra konseyinin İstanbul'da toplanması vesilesiyle 9 Mayıs 1988 günü yaptığı açıklamada bu haberlerin aslının olmadığını beyan etmiştir (Zaman gazetesi 10 Mayıs 1988 nüshası).

Keza Türkiye’de Hıristiyanlık kanun dışı sayılmaz. Fakat Ceza Kanununun 163. maddesi laikliğe aykırı olarak din propagandası yapmayı sınırlamaktadır, aksine davrananları ağır hapis cezalarıyla cezalandırmaktadır. 1949'da çıkarılan bu kanun binlerce defa müslümanlar aleyhine uygulandığı halde nadiren hıristiyan misyonerleri aleyhinde -o da sadece yurt dışına çıkarma şeklinde- tatbik edilmiştir.

Fakat, bu maddenin tatbiki ile de değil, sırf bahane olarak ileri sürülmesi ile binlerce müslüman haksızlıklara mâruz kaldığında bunu dile getirmeyen, üstelik uygulanmasından memnun olan misyonerler, arada bir misyoner faaliyetlerine tatbik edilmesini "Hıristiyanlığın yasaklandığı" şeklinde yorumlamaktadır.

Rapor, daha başka bazı hususlara da temas etmekte ve halen Türkiye'de Hıristiyanlığı yaymak için 18 hıristiyan teşkilatının, çeşitli metodlar kullanarak faaliyet gösterdiğini bildirmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki. Türkleri Hıristiyanlaştırmak gayelerini gerçekleştirmede hezimete uğramalarına rağmen, yine de ümitlerini kesmiş değillerdir. Onlar bu işleri yaparken bazı resmî çevrelerin Batı hayranlığı, Hıristiyanlıkla beslenen Batı kültür ve değer ölçülerini revaçlandırmaları, millî ve İslâmî değerlerin büyük ölçüde ihmal edilmesi, hafıza ve kimlik kaybetmiş nesiller yetiştirme, kalkınma ve ilerleme derken sadece maddi hesaplar yapma şeklindeki tezahürler devam ettikçe, misyonerler sevinmeye devam edeceklerdir.

(*) Biz, esas itibariyle, bu kitabın, özel değerlendirme maksadıyla yaptırılmış Arapça tercümesinin daktilografı nüshasından istifade ettik.

 Prof.Dr.Suat Yıldırım,
Yeni Ümit Dergisi 1988

Read more »